21 Kasım 2021 Pazar

 

TÜRKİYE'DE SİYASET VE TERCİHLER ÜZERİNE DÜŞÜNCELER-2

     Sevgili dostlar, önceki yazımda bireylerin siyasi tercihlerindeki sorunun aslında birey siyasi tercihini ortaya koymadan önce başladığını ve bu sorunun toplumsal ahlak sorunu olduğunu anlatmaya çalıştım. Şimdi aynı konunun bir başka boyutunu sizlere sunmaya çalışacağım. Toplumsal ahlak, kurumsallaşmasını ileri boyuta taşımış toplumlarda normlarla desteklenir. Diğer bir ifadeyle toplumsal ahlak, normların oluşumuna kaynaklık ederken, aynı zamanda normlar tarafından da desteklenir. Dolayısıyla toplumsal ahlak ile toplumsal düzeni sağlayan normlar arasında bir tutarlılık olması beklenir. Aslında konu biraz doğal hukuk tartışmalarının konusu gibi görünse de, burada hukukun oluşumundan ziyade, toplumsal ahlak ile normlar arasındaki tutarlılık ya da tutarsızlık konusuna odaklanmak istiyorum. İki kavram arasındaki tutarlılık siyasal iktidarları normlara uygun davranmaya zorlarken, tutarsızlık daha keyfi davranmaya uygun ortam yaratacaktır.

         Daha önceki yazılarımda ele aldığım hukuk devleti kavramının genel gerekleri siyasal iktidarı normlara uygun hareket etmek konusunda sınırlar. Bu sınırlama siyasal iktidar üzerinde; 1. Yasamanın denetimi, 2. Yargısal denetim, 3. Toplumsal denetim şeklinde kendini gösterir. Toplumsal denetim, çok boyutlu ve görünürde yaptırımı olmayan bir denetim türüdür. Toplumsal denetimin bir yanını sivil toplum oluşturur. Sivil toplumun siyasal iktidarın uygulamaları üzerindeki görüşleri, bir kaç yolla denetime dönüşür. Örgütlü sivil toplumun görüşleri, yazılı, eylemsel ve katılım mekanizmaları yoluyla kamuoyunun oluşmasını sağlar. Kamuoyu da siyasal iktidarları normlara uymaya zorlar. Bunun yanında seçimler denetim sadece görünen yüzüdür. Oysa kamuoyu denetimi sadece seçimlerle gerçekleşen bir denetim değil, sürekli bir denetimdir. Toplumsal denetimin bir diğer boyutu ise, kurumlar tarafından oluşturulur. Örneğin sağlıkla ilgili bir konuda yapılacak düzenleme konusunda Anayasal bir kurum olan Türk Tabipler Birliği görüşlerini kamuoyuna sunar. Hukuk alanında yapılacak bir düzenleme hakkında bilimsel görüşü dile getirmek, üniversitelerin hukuk fakültelerinin hem görevi hem de sorumluluğudur. Şimdi gelelim denetimin etkin olmaması durumunda yaşanabilecek tehlikelere. Siyasal iktidarın kendini hukukla sınırlı görmediği durumda neler olabilir?        

         Kendisini hukukla sınırlı görmemesi için, siyasal iktidarda iki konuda özgüven oluşması gerekir. Bunlardan biri, yasama ve yargı denetiminin olması gerektiği gibi işlememesidir. Bütün siyasal iktidarlar, politikalarını uygularken az ya da çok hukukun sınırlayıcılığından şikayet eder. Ancak şikayet etmenin ötesine geçip, yasama ve yargıyı dönüştürme çabasına giren bir siyasal iktidar, bu denetimin işlemesini de engellemiş olur. Siyasal iktidarda özgüven oluşturan diğer unsur ise, kamuoyunun tepkisizliği ve/veya desteğidir. Bu özgüven aynı zamanda diğer denetim mekanizmalarını dönüştürme çabasına girişen siyasal iktidarın hukuksuz uygulamalarının pervasızca sürmesini de sağlar. Siyasal iktidar gittikçe hukuktan uzaklaşır ve baskı aygıtına dönüşmeye başlar. Toplumda karşıtlıklar yaratarak kendisine yönelen eleştirilerin karşısına yine toplumun diğer bir kesimini koyar. Böylece kamuoyu denetiminden kaçmış olur. Siyasal iktidarın hegemonyasını kurması ile birlikte seçimlerde toplumun gerçek görüşlerinin sandığa yansıması neredeyse imkansız hale gelir. Dönüştürülmüş medya, sermaye, sivil toplum ve kurumlar bu hegemonyanın kullanışlı araçlarıdır. Kendisini sınırlayan hukuku hukuksuz kanunlarla etrafından dolaşmaya başlayan siyasal iktidar giderek (hukuka uymayan) büyük bir suç mekanizmasına dönüşür ve kaybolan meşruiyeti sorgulayacak hiç bir mekanizma kalmadığından devlet, en temel işlevlerinin bile uygun şekilde yerine getirilmediği bir parti devletine dönüşür. İnanç temelli örgütler ve/veya sermaye bir hukuk devletinde asla elde edemeyecekleri siyasal güce kavuşur. Politikalar belirli çıkar gruplarının isteklerine göre şekillenir ve devlet adeta üzerine musallat olan asalaklar tarafından zayıf düşürülmüş bir canlı gibi işlevsizleşir. Buraya kadar çizilen tablonun iç açıcı olmadığının farkındayım. Şimdi gelelim, temelde bu dönüşümün nasıl başladığına.

         Yukarıda belirttiğim gibi, toplumsal ahlak ile normlar arasındaki uyumsuzluk bütün dönüşümü başlatan temel etken olmuştur. Biraz daha açacak olursak, bireylerin kendi çıkarlarını diğer canlıların/insanların yaşam hakkından bile üstün görebildiği, empati ve vefa duygularından yoksun, bencil yaratıklara dönüştüğü bir yapıda normlarla toplumsal ahlak arasında kapatılması çok zor bir uçurum oluşmuştur. Sevgi ve saygı gibi en insani duyguların bile parasal beklentiler üzerine oturtulduğu bu aşağılık toplumsal ahlak anlayışında, zarar gören canlılara karşı kayıtsızlık ve duyarsızlık gelişir. Örneğin bir yangında ölen canlılar, maddi değerleri üzerinden tanımlanabilir. Aşk gibi çok yüce bir duygu bile maddi beklentilerin üzerine oturtulup değersizleştirilebilir. Sahiplik üzerine bir dünya kurulmuştur. Kendinden bağımsız olan gerçekliğin reddedildiği ikiyüzlü bir pazarlık başlar toplumla birey arasında. Nazım Hikmet'in bir şiirinde bahsettiği gibi, "kedileri sever ama sadece kendininkileri". "Çok şükür ben geçiniyorum" der ama toplumun genelinde yaşanan sefalete kayıtsız kalır. İflas eden esnaf, sanayici ve çiftçi onun için sadece bir haberden ibarettir. Haklarını arayanların haklı eylemleri onu ilgilendirmez. Asla empati kuramaz. Hatta hak aramak, kurulu düzenin bozulmasına yol açacak istenmeyen bir eylemdir. Kışlalı bu tip bireyleri "otoriter kişilik" başlığı altında toplamıştır. Düzene tam uyum söz konusudur ve düzenin sürmesi kendi kişiliklerinin sürmesi anlamına gelir. Halk, olaylar arasındaki nedensellik bağını kuramayacak kadar politik sosyalleşmeden uzak bırakılmıştır. Siyasal iktidar, her yaşanan ve yönetsel sorumluluk içeren olumsuzluk karşısında, "bu olayın siyasete konu yapılmaması" gerektiğini savunur. Aslında tam da toplumsal içerik taşıyan bütün olguların siyasetin konusu olması gerekirken, vatandaş, nedensellik bağından koparılmakta ve kamuoyunun ya parçalı oluşumu, ya da hükümetin istediği yönde oluşumu sağlanmaktadır. Toplumsal ahlakla normlar arasındaki uçurum derinleştikçe, vatandaş sorumluluğu ortadan kalkar. Bencillik o düzeydedir ki, kişi konfor alanının bozulmasını hiç bir şekilde istemez. Neredeyse vicdanını kendisine sorgulatanlara bile düşman olur. Elbette burada Kışlalı'nın da ele aldığı ideolojik bakış açısının bireyin dünyayı algılama şeklini belirlediğini ve toplumsal ahlakın oluşumunda çok önemli etkisi olduğunu da kabul etmek gerekir. Ancak çok kapsamlı olan bu konu, bu yazının konusunun dolaylı çerçevesi içinde ele alınabilir. Siyasal tutumların oluşumu, birçok etkene bağlıdır. Toplumsal ahlakın genel çerçevesi içerisinde değerlendirdiğimizde, sağlıksız bir yapıdan sağlıklı bir tutum çıkmayacağını öngörmek çok da zor değildir.

         Kışlalı, "Siyasal tutumların değişebilmesi için, ya koşulların, ya da o koşullara yönelik bakış açılarının değişmesi genellikle gerekir."[i] ifadesini kullanmaktadır. Burada eğitimin önemi çok belirgindir. Bu nedenle eğitim politikalarının sorgulayan, neden sonuç ilişkisi kurabilen, vicdanlı, toplumsal duyarlılığa sahip bireyler yetiştirmesi beklenir. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi bir siyasal iktidarın bu sonuçları isteyeceğini düşünmek iyimserlik olur. Yine bir önceki yazımda belirttiğim gibi, siyasi ahlakı olgunlaştıracak kurumsal bir yapı tesis edilmeden, eğitim politikalarının toplumsal ahlakı geliştirici ve onarıcı şekilde dönüştürülmesi mümkün görünmemektedir. Elbette eğitim politikalarında bir dönüşümün toplumsal ahlakı normlarla tutarlı bir yapıya dönüştürmesi, bir kaç yılda gerçekleşebilecek bir durum değildir. Ama hegemonyanın yarattığı aciz, bencil, çıkarcı, sorumsuz insan tipolojisinin gelecek nesilleri mahvetmesi ihtimali göz önüne alınarak, mümkün olabilen en kısa zamanda siyasi ahlakı oluşturacak hukuksal ve kurumsal altyapı oluşturulmalıdır. Bu çabanın itici gücü, ülkesini, dünyayı, canlıları seven, ahde vefa ve vicdan duygusu gelişmiş vatandaşlar olacaktır, olmalıdır...

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

ozkanleblebici@gmail.com



[i] Ahmet Taner Kışlalı, Siyaset Bilimi, Ankara Üniversitesi Basın Yayın YO Yayınları No:9, Ankara, 1987, s. 123.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder