18 Ekim 2022 Salı

 

SAĞLIK POLİTİKASINDA NEREYE GİDİYORUZ?

Sevgili dostlar, kamu politikasının bir süreç içerisinde oluştuğunu ve siyasi iktidarın politika tercihlerinin asla tesadüf olamayacağını yazılarımda belirtiyorum. Dolayısıyla idari nitelikte bir kamu hizmeti olan sağlık hizmeti konusunda oluşturulan politikalar asla tesadüfler sonucunda oluşmadığı gibi, politika çıktıları ve sonuçlarının da tesadüflerle açıklanamayacağını belirtmek gerekir. Elbette politika uygulandıkça istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Ancak bu istenmeyen sonuçlar yeni ortaya çıkan kamusal sorunlar olarak kabul edilmeli ve bunlara karşı politikada gerekli değişiklikler yapılmalıdır. Bu yönüyle kamu politikası süreçleri kesinlikle dinamik süreçlerdir. Yani bir politika oluşur ve oluşmaya devam eder.

Eğer kamu politikası kamusal bir sorundan değil de, küresel akımlardan etkilenerek oluşturuluyorsa, burada ülke dışındaki farklı yapıların politika transferinden söz edilir. AKP'nin 2002 Kasım ayında iktidara gelmesinden sonra yayınladığı AEP (Acil Eylem Planı) ile başlayan süreçte, Japon Kalkınma Bankası ve Dünya Bankası tarafından sağlanan kaynakların, Sağlıkta Dönüşüm Programının alt yapısını oluşturmak maksadıyla kullanıldığı bilinmektedir (1). Elbette politika transferi yoluyla yeni bir politika süreci başladığında, kamuoyunun da bu sürece hazırlanması gerekir. Bu aşamada aslında nitelik yönünden çok iyi örnek olan ancak nicelik yönünden yetersiz kalan SSK Hastanelerindeki kuyruklar, basın aracılığı ile algı operasyonu için kullanılmıştır. Yurt dışından ithal edilen ilaç ve aşılarda normalden 20-30 kat daha ucuza ihale yapabilen bir kurum, örnek alınacağına ve nicelik yönünden geliştirileceğine, küresel sermayeye boyun eğen bir sistem tercih edilmiştir.

Bunun yanında birinci basamağı önceleyen "Sağlığın Sosyalleştirilmesi Kanunu"yla oluşturulmuş sistem, bütün kurumları ve kültürüyle "kötü" ilan edilmiştir. Oysa bugün birinci basamağın güçlü olmasının en az maliyetli ve en etkili sistem olduğu kabul edilmektedir. Uygulanan politikanın en önemli çıktılarından biri olan "Şehir Hastaneleri", optimum büyüklüğün çok üzerindedir. İnsanların birinci basamak sağlık hizmetini kolaylıkla atlayarak ikinci ve üçüncü basamağa ulaştığı bu sistemde düzenli bir sevk zinciri de kurulamadığından, hem devletin hem de sağlığa erişmek için çaba göstermek zorunda kalan halkın maliyetleri artmıştır. 2010 yılına gelindiğinde 10 yılda iki kat artarak 1 trilyon doları aşan dünya ilaç pazarı, yeni sistemin önceliklerini daha açık biçimde göstermektedir.

Sağlık Sisteminin Bileşenleri Dönüşümden Nasıl Etkilendi?

Sağlık hizmetinin finansmanında ülkeden ülkeye farklı modeller uygulanabilmektedir. Ancak finansman, tek başına sistemin işleyişi üzerinde etkili olamaz. Örneğin tamamen özel sağlık sigortası üzerine kurulu ABD sisteminde sağlık harcamaları Avrupa ülkelerinin iki üç katı kadardır ve sağlık hizmetine erişimde büyük sorunlar yaşanmaktadır. Her sigorta temelli sistem bu kadar sorunlu değildir. Almanya'da farklı sigorta modelleriyle yüzde yüze yakın bir kapsayıcılık sağlanmıştır. Türkiye'de SDP ile ihdas edilen genel sağlık sigortası uygulamada çok başarılı olamamıştır. Uzun dönemde devletin sağlık harcamaları artmıştır (2). Bunun yanında özel sağlık kuruluşlarının sayısı artarken, bu kuruluşlara halkın kolayca ulaşabilmesi etkin olamayan bir maliyet artışına sebep olmuştur. Aslında sağlık hizmetinin özelleşmesi ve özel sağlık sigortaları, bu sistemin bilinen ve planlanan sonuçlarından olmakla birlikte resmi politika dokümanlarında bu hedefler öne çıkarılmamıştır. Her kamu politikasının açıklanan hedefleri dışında farklı hedefleri olması mümkündür, ancak bu açıklanmayan hedeflerin belirlenmesinde kamu yararı ilkesi gözetilmiyorsa, bu durum siyasi iktidarlar açısından meşruiyet ve hukuka uygunluk tartışmaları yaratır.

Devlet hastanelerinin "müşteri odaklı" sağlık hizmeti sunmaya başlaması ile birlikte, hastanelerde yöneticiler, maliyetleri kısmak, hasta devir hızını artırmak gibi sağlıkta ciddi olumsuz sonuçlara yol açabilecek uygulamalara gidilmesini görevlerinin bir gereği olarak algılamaya başlamıştır. Oysa sağlık hizmetinin en temel amacının insan hayatının korunması olduğu tamamen unutulmuştur. Bir yandan hastane yöneticileri üzerinde kâr baskısı, bir yandan bütçedeki kısıntıların artışı, yöneticileri sağlık açısından ölümcül sonuçları olabilecek tercihlere yöneltmektedir. Mesleğinin sorumluluğunun bilincinde olan çalışanların uyarıları ise, genellikle çalışma huzurunu bozacak çatışmalara dönüşmektedir. Bütün bu sorunların nereden kaynaklandığı görülmediği sürece insanlar birbirleriyle kavgalı olacak, hukuk sadece bu kavgaların taraflarının haklılığını/haksızlığını tartışacaktır. Doktorlar ve diğer sağlık personeli arasında çalışma barışını bozabilecek aşamaya gelen tartışmalar, parasallaştırılmış sağlık hizmetlerinin sonuçlarından başka bir şey değildir aslında.

SDP'nin önemli sonuçlarından biri de, sağlık çalışanlarının emeklerinin piyasa kurallarına göre belirlendiği ve eğitimin, tecrübenin, bilginin değersizleştirildiği bir düzenin oluşma emarelerinin görünmesidir. Sermaye gurupları tarafından ticari olarak açılan ve devletle olan ilişkilerini kişisel bağlantılar üzerinden yürüten özel sağlık kurumları açısından sağlık çalışanları sadece ücretli bir çalışandır. Bunun adına beyaz yaka ya da mavi yaka demeniz hiç bir şeyi değiştirmez. Ülkenin genel ücret düzeyi düştüğünde sermaye sahipleri personel giderlerini nasıl buna göre ayarlıyorsa, sağlık sektöründe olan şey de farklı değildir. Ülkedeki genel ücret düzeyindeki düşüş, en büyük memnuniyetsizliği eğitimli ve kalifiye çalışanlarda yaratır. Bunun doğal sonucu, küresel işgücü pazarında her zaman geçerli olan alanlardaki işgücünün yurt dışına kaçışıdır (Burada kaçış kelimesi işgücünün yönünü anlatmak için kullanılmıştır. Herhangi bir yargı içermemektedir). Gidilen ülke açısından hiç bir eğitim masrafına katlanmadan sahip olunan işgücü, büyük bir hediye olsa da, gönderen ülke açısından hem maddi hem yaşam kalitesini değiştirecek boyutta manevi kayıptır. Devleti yöneten siyasi iktidarların amacı, yetişmiş insangücünü başka ülkelerin hizmetine altın tepside sunmak değil, ülke insanının çıkarları ve refahı için ülkede tutabilmektir. Bu da hamasetle ve sanal gerçeklik inşası ile mümkün değildir. 

SDP'nin başlangıcında özel hastanelerde kırmızı halıda karşılanan insanların, sonrasında sağlık hizmetlerine erişimde sorunlar yaşamaya başlaması karşısında sağlık çalışanlarına şiddete yönelmesi, uygulanan sağlık politikasının istenmeyen sonuçlarından biridir. Ancak bu kamusal sorun karşısında siyasi iktidarın iki seçeneği vardır; ya şiddete karşı gerekli tedbirleri alacaktır ya da sağlık çalışanlarını, kendisine iktidarda kalmayı sağlayan sağlık hizmetlerinin iyi olduğuna inanan halkla karşı karşıya bırakacaktır. Mevcut durumda iktidar, ikinci politika tercihini açıkça olmasa da zımnen yapmış görünmektedir. Sağlık çalışanlarının iş yükü dünya standartlarının çok üzerindeyken onlardan, hastaların tepkileri konusunda empati beklemek bile çok büyük haksızlıktır. Çünkü gerçekte olması gereken, devletin ve onu yönetme görevini üstlenen siyasi iktidarın sağlık hizmetleri konusundaki yetersizlikleri görmesi ve bunları kamusal bir sorun olarak kabul edip çözümleyici politikalar üretilmesine ortam sağlamasıdır. Sağlık çalışanlarına yönelen şiddetin karşısında, "bu işin sorumlusu benim çalışanlarım değil, benim" diyebilmesidir. Ama bunu diyebilmek ancak demokratik hukuk devletlerinde olur.

Sonuç

SDP, istenen ve istenmeyen sonuçlarıyla, Türk Milletinin gerçekleriyle uyuşmayan bir politika tercihidir. Bu politika tercihi sadece siyasi iktidarın tercihleriyle oluşmamıştır. Bu süreçten kazançlı çıkanları alt alta yazdığınızda, belki listenin en sonuna halkı yazabilirsiniz. İlk sırada ise, tartışmasız çok uluslu ilaç şirketlerini sayabiliriz. G. Mooney, "Küresel olarak DSÖ'nün etkisi azalmıştır, sağlık ve sağlık hizmeti finansmanında IMF ve Dünya Bankası'nın sağlık politikaları giderek daha fazla kendilerini göstermeye başlamıştır"(3) diyerek neo-liberal dönemin sağlık politikaları hakkında doğru bir kanaati aktarmaktadır. Sağlığın küresel boyutta nasıl bir kâr alanı yarattığını "Ulusların Sağlığı" kitabında anlatan Mooney'nin bu eserini sağlık alanında çalışan herkese tavsiye ederim.

Toplumsal dönüşümler kısa zamanda gerçekleşmez. Değişim için birey açısından geçerli olan zaman, toplum için aynı ölçekle değerlendirilemez. Kolektivist bir toplumun politika transferi ile bireyci bir topluma dönüşmesi için gereken zaman, bu dönüşümü yaşayan bireylerce algılanamaz. SDP ile gidilmek istenen hedefin, sağlığın bütün boyutlarıyla özelleştirilmesi olduğunu söylesem, hemen çok şiddetli itirazlar gelecektir. Yazdığım bir makaleden yola çıkarak diyorum ki, yaşanan "devletin din üzerinden neo-liberal dönüşümü"dür (4). Bu dönüşümün sancıları uzun döneme yayılmakla katlanılabilir olmaz. Sadece halkın yurttaşlık bilincinden uzaklaştığını gösterir. Yoksa siz hala sorunun sağlık politikaları olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Sevgi ve saygılarımla...

Dr.Özkan Leblebici

(1) Nazan Savaş, (2020), "Dünya Bankası'nın Sağlık Reformları Üzerine Etkisi; Türkiye'de Sağlıkta Dönüşüm Örneği", ESTÜDAM Halk Sağlığı Dergisi, 2020; (5) 1.

(2) İclal Atilla, A. Gülay, (2020), "Türkiye’de Genel Sağlık Sigortası’nın Sürdürülebilirliği İçin Zorunlu Tamamlayıcı Sağlık Sigortası Modeli Önerisi", Uygulamalı Bilimler Fakültesi Dergisi, C.4, S.1, s.17-40

(3) Gavin Mooney, (2013), Ulusların Sağlığı Yeni Bir Ekonomi Politiğe Doğru, (Çev. Cem Terzi), Yordam Kitap, İstanbul, s. 52.

(4) Özkan Leblebici, “Devlet ve Din İlişkileri Bağlamında Devletin Din Üzerinden Neo-liberal Dönüşümü”, Memleket Siyaset Yönetim, Cilt: 9, Sayı: 22, Temmuz 2014, YAYED, Ankara, s. 349-376.


Bu yazı STRASAM'da yayımlanmıştır...

https://strasam.org/stratejisiyaset/siyaset-bilimi/saglik-politikasinda-nereye-gidiyoruz-1190

 

AFETLER VE KENTLER ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Sevgili dostlar, ülkemizde nüfusun % 80'inden fazlası kentlerde yaşamaktadır. Kentlerde yaşayan nüfusun, ülkenin üretim tarzı da dikkate alındığında, kırsal ile belirli bir dengeyi koruması beklenir. Bunun yanında kentler, avantajlarının yanında bir çok dezavantajı da yapısal olarak barındırır. Bunlardan belki de en önemlisi, kentlerin afetlere karşı hassasiyetinin yüksekliğidir. Ünlü Fransız sosyolog ve filozof Henri Lefebvre, "kapitalizmin yirminci yüzyılın sonunu görebilmesini kent mekanını keşfetmesine borçlu olduğunu" söyler. Gerçekten de kentler sanayi üretiminin artışının mekansal ifadesidir. Bunun yanında kitlesel tüketimin de mekanı olmuştur. Kentlerin büyümesindeki hızlı artış, özellikle Avrupa'da sanayi devrimi ile birlikte gerçekleşmiştir. Nüfusu binlerle ifade edilen kentler, 100-150 yıl gibi bir sürede yüz binlerle ifade edilir olmuştur. İşte bu yüksek nüfus artışı, kentlerin işlevlerini dönüştürürken, bu büyük nüfusun yaşam alanına uygun binaların ve alt yapının oluşmasını da zorunlu kılmıştır. Ancak afetler ve onların yönetimi konusundaki bilgilerimiz oldukça yeni sayılır. Yani afet olgusu mevcut kentleşme olgusunun planlamasına doğrudan etki edememiştir. Tarihte her ne kadar yaşanan afetlerden edinilen tecrübeler yerleşim mekanlarını ve yapıları etkilemiş olsa da, bunların bütüncül olarak ele alındığını söylemek zordur. Dolayısıyla kentler afetlere karşı hassas mekanlar olarak kabul edilmeye başlanmıştır.

Kentler Neden Afetlere Karşı Daha Hassastır?

Afetler, doğal ya da insan kaynaklı olayların sonuçlarının toplumların ve insanların yaşantılarını kesintiye uğratan ve olumsuzluk yaratan boyutudur. Her şiddetli yağış, her deprem, her çığ düşmesi bir afet olmayabilir. Bunları afete dönüştüren, toplumların ve insanların bu olaylardan etkilenme derecesidir. Kentler, bu tür olaylar karşı bir kaç nedenden dolayı hassastır: 1. Her şeyden önce yaşayan nüfusun yoğunluğu, etkilenme derecesini artırır; 2. Üretimin yoğun olduğu mekanların etkilenmesi durumunda ekonomi bundan zarar görür; 3. Altyapının zarar görmesi neticesinde kamu zararı ortaya çıkar ve milli gelir kaybı yaşanır; 4. İnsan kaynağı olumsuz etkilenir ve telafisi uzun zaman alır. Afetlerin müteakip etkilerini de dikkate aldığımızda bu faktörlere yenilerini eklemek mümkündür. Kentlerin büyümesine ve kentleşmenin artışına bağlı olarak yirminci yüzyılda yaşanan afetlerde maddi kayıpların sürekli olarak arttığı tespit edilmiştir. Bu artışın sebepleri, kentlerin barındırdığı nüfusun artışına ve teknolojik gelişmeye bağlı olarak, üretim tesislerinin, altyapının ve eşyaların maliyetlerinin artmasıdır. Kent mekanında gerçekleşen afetlerde, afetin ikincil ve müteakip etkileri de daha fazla olmaktadır. Örneğin altyapısı zarar gören bir kentte, su kıtlığına bağlı olarak salgın hastalık riski yükselmektedir. Ya da toplu halde bulunulan mekanların fazlalığı nedeniyle can kayıpları kitlesel boyutlara ulaşabilmektedir. Afetin şiddetine bağlı olarak toparlanma çok uzun zaman alabilmekte ve müteakip etkiler artabilmektedir. Bu ve benzeri nedenlerle kentler afetlere karşı daha hassas mekânlardır.

Afet yönetimi kent planlamasıyla başlamalıdır. Eğer kentleşme plansız olursa, yetersiz altyapı sorunları kaçınılmaz olarak afet riski yaratan bir unsur olarak karşımıza çıkabilir. Örneğin bir semtte nüfus 50.000 kişi olsun. Bu kentin altyapısı oluşturulurken 100.000 kişilik bir kenti taşıyabilecek bir altyapı oluşturulmuş olsun. Eğer gerekli planlama yapılmaz ve rant uğruna bu kentin nüfusu 500.000 kişiye ulaşırsa, doğal olarak altyapı yetersiz kalacaktır. Normal koşullarda sıradan bir yağmur, kar yağışı ya da fırtına büyük bir keşmekeşe hatta afete bile yol açabilecektir. Altyapının yenilenmesi ise, kamu kaynaklarının verimsiz kullanımına neden olacaktır. Çünkü aynı altyapı 50 yıl sorunsuz kullanılabilecekken, 10 yılda yetersiz duruma gelecektir. Bundan dolayı, plansız kentleşme afet riskini ve afet kayıplarını artırmanın yanında başka riskleri de artırır. Örneğin bir ülkenin bütün sanayi tesislerinin bir bölgede yoğunlaşması, afet ve savaş gibi durumlarda çok büyük milli güvenlik riski doğurur. Aynı durum nüfusun yoğunlaştığı bölgeler için de geçerlidir.

Ülkemizde Kentleşmenin Artışı Nasıl Olmuştur?

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD tarafından "küresel işbölümü" olarak tasarlanan yapıya uygun olarak Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere girdilere bağımlı ve makineleşmiş tarımsal üretim tarzı dayatılmıştır. 1950'li yıllardan itibaren Amerikan traktörlerinin yardım adı altında verilmesiyle, tarımsal üretimde hızlı bir verimlilik artışı yaşanmıştır. Verimlilik artışının doğal sonuçlarından biri, köylerdeki işgücünün boşa çıkması olmuştur. Bu yıllardan başlayarak köyden kente hızlı bir göç dalgası başlamıştır. Kentlerdeki nüfus artış hızı bu dönemde yaklaşık % 7 civarındadır. Bu kadar yüksek oranda nüfus artış hızı, kentlerde birçok sorunu da beraberinde getirmiştir. Hızlı konut ihtiyacı, çarpık yapılaşmayı ve gecekondulaşmayı artırmıştır. Hatta 1966 yılında gecekondu kanunu çıkarılmıştır. Hızlı yapılaşma, bir taraftan altyapı sorunları yaratırken, diğer taraftan rant alanları yaratmıştır. Bu rant alanları, iktidarların sırtını dayadığı sermaye sınıfı tarafından istismar edilmiştir. Planlama, denetim ve teknik düzenleme eksiklikleri de eklendiğinde kentler, afetlere karşı aşırı hassasiyet taşıyan mekanlara dönüşmüştür. Elbette bütün bu gelişmeler, birçok detay ve birçok boyut içermektedir. Burada kısaca özetlemeye çalıştığım sürecin sonucu afetlere ancak olduktan sonra müdahale edebilen bir afet yönetim anlayışı olmuştur.

Ülkemizde plansız kentleşmenin en somut örneği İstanbul'dur. 1950'li yıllarda hazırlanan raporlarda 10 milyonu geçmemesi gerektiği belirtilen kentin nüfusu plansız büyüme nedeniyle 20 milyon gibi yönetilmesi zor rakamlara ulaşmıştır. 1973 yılında açılan birinci köprü yapılırken kentin ulaşım planının genel kent planı içerisinde bütüncül olarak ele alınması gerektiğini savunanlar, iş bilmezlikle suçlanmıştır. Sonuçta kentin nüfusu on yılda ikiye katlanmıştır. Aynı durum ikinci köprüde de yaşanmıştır. Rant uğruna kentin dokusu bozulmuş, sanayisi ve nüfusuyla afete karşı artan hassasiyetin yanında milli güvenlik risklerini de artıran bir metropol ortaya çıkmıştır. Bugün, akşam saatlerinde otoyol güzergahı olan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'ne her iki yönden geliş ve geçiş, özellikle yağışlı havalarda 2 saate kadar uzayabilmektedir. Bu araç trafiği, ülke kaynaklarının israfının yanında olası bir afete karşı da aşırı hassasiyet yaratmaktadır. Ancak bu durum, bir kişinin ya da bir hükümetin sorunu değildir. Özellikle 1950'lerden itibaren bilime ve bilimin gerektirdiği planlama ilkelerine uyulmadan kent mekanı adeta yağmalanarak içinden çıkılamaz hale getirilmiştir. Olası bir İstanbul depremi konusunda mevcut yapı stokunun yenilenmesi çok büyük bir sorun alanı olarak önümüzde dursa da, aslında kent her yağışta küçük bir afet yaşamaktadır. Diğer kentlerde durum farklı mıdır? Kesinlikle hayır.

Sonuç

Afet yönetiminin en önemli özelliği, yaşanan afetlerden sonra örgütsel öğrenmenin çok ön plana çıktığı bir çalışma alanı olmasıdır. Günümüzde teknolojinin sağladığı imkanlarla, her afet türüne karşı alınabilecek tedbirler kolaylıkla tespit edilebilirken, aynı yerde iki yıl arayla sel baskınına vatandaşların kurban verilmesi, "kader" diyerek geçiştirilemeyecek kadar vahim bir durumdur. Yönetim sorumluluğu, merkezi ve yerel yönetimler tarafından üstlenilmesi gereken bir sorumluluktur. Her yönetim kademesinin afet yönetimi konusunda görevleri vardır. İdarenin bütünlüğü ilkesi gereği, yerel ve merkezi yönetim bir bütündür. Dolayısıyla afetlere karşı alınacak tedbirler kapsamında, bir bütünün parçaları olan bu iki yapının koordinasyon içerisinde çalışması gerekir. Bu durum, kimsenin inisiyatifine kalmayacak olan anayasal bir zorunluluktur.

Afetler her zaman doğal olaylar sonucunda ortaya çıkmaz. Bazen insan yapısı olaylar da afete dönüşebilir. Bu tür olaylara karşı alınabilecek önlemler, daha kesine yakın olarak belirlenebilir. Çünkü afete yol açabilecek faktörlerin tamamı kontrol edilebilir düzeydedir. Bu nedenle, doğal afetlerde (çok sınırlı bir değerlendirme açısından) "mücbir sebep" sayılabilecek  kayıplar için, insan kaynaklı olaylarda bu nitelemeyi yapmanın hukuki zemini yoktur. Örneğin maden kazalarının önlenmesi için yapılması gerekenler büyük bir kesinlikle bilimsel olarak belirlenmiştir. Eğer bunlar yapılmamış ve ortaya kayıplar çıkmışsa, burada yönetim sorumluluğu mutlaka vardır. Bu yönetim sorumluluğu sıralı olarak işletmeden başlar ve afetin özelliğine bağlı olarak devletin en üst kademesine kadar uzanır. Eğer yönetim dizgesindeki kişiler bu sorumluluğu kabul etmekte isteksizlerse, bunun açıklamasını hukuki olarak yapmak imkansızdır. Bu durumda yapılabilecek tek açıklama, bundan bin yıl önceki gibi afetlerin "tanrısal bir takdir" olduğudur.

Saygı ve sevgilerimle...

 Bu yazı aşağıdaki linkte yayımlanmıştır...
https://strasam.org/analiz-ve-raporlar/analiz/afetler-ve-kentler-uzerine-dusunceler-1275

            SİVİL TOPLUM VE TEMSİLİ DEMOKRASİNİN GELECEĞİ

https://strasam.org/stratejisiyaset/siyaset-bilimi/sivil-toplum-ve-temsili-demokrasinin-gelecegi-1242

 Sevgili dostlar, sivil toplum düşüncesinin gelişiminde rol oynayan en önemli unsurlardan biri, egemen gücün sınırlandırılması yönünde yaşanan tarihsel gelişmeler olmuştur. Egemen gücün sınırlandırılması anlamında en önemli adım, Magna Carta (Büyük Sözleşme)’dir. Kralın yetkilerinin bir kısmından vazgeçtiği bu sözleşmeden sonra, burjuvazinin güç kazanmaya başladığı bir tarihsel süreç başlamıştır. Konumuzla dolaylı olarak bağlantılı olan olgu ise, kilisenin de bu durum karşısında güç kaybetmeye başladığı bir sürece girilmiş olmasıdır. 16 ve 17. Yüzyıllarda güçlenen burjuvazinin göreli özerklik talepleri, monarkın kişiliğinde gerçekleşen egemenliğin aşama aşama halka geçmesini sağlamıştır.

Burada merkezileşen bürokrasiyi ve devlet gücünü vurgulamakta fayda bulunmaktadır. Bu güç, çıkarların korunması ve genişletilmesi adına diğer güçlerle savaşmayı gerekli kılmıştır. Elbette savaşların finansmanı için en önemli kaynak, vergilendirme olmuştur. Vergi gelirleri içerisindeki payı çok yüksek olan burjuvazi, 17 ve 18. Yüzyıllardan itibaren halk egemenliğinin kurumsallaştığı parlamentoları oluşturan devrimlerin de itici gücü olmuştur. Söz konusu yüzyıllar, tarihsel olarak sivil toplum düşüncesinin politik toplum adını verdiğimiz siyasi yapıdan göreli özerkliğini kazanmaya ve “politik toplum-sivil toplum karşıtlığı” çerçevesinde kavramlaşmaya başladığı bir dönemdir. Burada anlatmaya çalıştığım olayları her toplum kendi özgün koşullarında yaşamış olsa da, genel çerçevenin bu şekilde oluştuğunu söyleyebiliriz.

Demokrasi ve Temsiliyet Arasındaki İlişki Nedir?

Devleti oluşturan üç önemli unsurdan biri olan egemenliğin halka geçişi, halkların kendi kendini yönetme pratiğini de geliştirmiştir. Atina Demokrasisinden yola çıkan demokrasi düşüncesi, tarihsel birikimle birlikte halkın kendi kendini yönetme pratiğini de içeren yeni bir demokrasi anlayışına evrilmiştir. Bu yeni anlayış, yurttaş hakları ile birlikte insan haklarını da modern devlet yapısının vazgeçilmez bir parçası olarak yeniden tanımlamayı gerekli kılmıştır. Elbette tarihte bu gelişimi önceki dönemden ayıran kesin sınırlardan söz etmek mümkün değildir. Örneğin 1791 yılında (yani devrimden iki yıl sonra) Fransız parlamentosu, insan haklarının plantasyonlardaki kölelere uygulanamayacağı yönünde karar alır. Diğer bir deyişle, Fransız Devrimi ile birlikte bir anda her yerde güller bitmemiştir. Ancak yurttaşlık bilincinin parlamentoların ortaya çıkışından sonra süratle geliştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Halk kendisine ait olan egemenliğe sahip çıkmaya başladıkça politik toplum karşısında sivil toplumun göreli özerkliği aşama aşama gerçekleşmiştir. Bunun için de en önemli unsur, vergi veren halkın, kendini yönetme konusunda daha istekli ve daha bilinçli olmasıdır. Mademki egemenlik halkındır, o zaman vergisini veren halkın bu verginin nereye harcandığı konusunda da söz sahibi olması gerekir.  

Halkın ödediği verginin nereye harcandığı konusunda söz sahibi olması, kararlara katılım konusunu gündeme getirir. Günümüzün karmaşıklaşmış toplumsal yapısında bunun doğrudan gerçekleşmesi, fiziki olarak mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla halkı temsil eden parlamentoların oluşumunun temsiliyete en geniş şekilde imkân tanıması gerekmektedir. Ancak bu da yeterli değildir. Günlük hayatın akışında halkın yaşantısını doğrudan ilgilendiren konularda alınacak kararların, daha geniş anlamda oluşturulacak politikaların, süreçlerinde halkın temsil edilmesi gerekmektedir. Belki de günümüzde sosyal bilimlerde en önemli tartışma alanlarından birini oluşturan bu sorunun çözümü sanıldığı kadar kolay değildir. Sadece kurumsal çözüm önerileri ile çözülemeyecek bu sorunda, dikkate alınması gereken ve her birinin geliştirilmesi zaman alabilecek birçok parametre bulunmaktadır. Halkın demokrasi ve vatandaşlık bilincinin geliştirilmesi, siyasetin bir çıkar alanı olarak görülmekten kurtarılması, devletin işlevlerinin hukuk çerçevesinde sağlam bir zeminde tanımlanması, bütün kurumlarda kurumsal hafızanın ve demokrasi bilincinin geliştirilmesi, hukuk devletinin bütün tarihsel birikimi ve kurumlarıyla tesis edilmesi, bunlardan çok önemli gördüğüm bir kaçıdır. Çünkü günümüz demokrasisi ve toplum yapısı, sadece seçimden seçime oy vererek temsiliyetin sağlandığını düşünecek kadar ilkel bir düşünce yapısını kaldıramayacak kadar karmaşıktır. Temsili demokrasinin kendi içerisindeki çelişkiler, katılım mekanizmalarının kolaylaştırılması ile gerçekleştirilecek katılımcı demokrasi ile ortadan kaldırılabilir. Ancak burada önemle olan, katılımın derecesinin politik toplum penceresinden bakıldığında ne kadar kabul göreceğidir. 

Temsiliyette Sivil Toplumun Rolü Nedir?

Sivil toplum ile politik toplum arasındaki ilişkiyi bir metaforla tanımlayabiliriz. Biri sivil toplumu, diğeri politik toplumu temsil eden iki farklı renk balonumuz olsun. Bu iki balonu bir kutunun içinde boşluk kalmayana kadar şişirdiğimizi düşünelim. Bu aşamadan sonra daha fazla şişen balon, diğer balonun alanını daraltacaktır. Aslında alanı daralan balonun hava basıncına dayanımı artarken diğerinin ki azalacaktır. Herhangi bir balonun patlaması durumunda diğerinin zarar görmemesi düşünülemez. Daron Acemoğlu’nun “Dar Koridor” kitabı, başarılı toplumlarda politik toplum ile sivil toplum arasında bir denge koridoru olduğundan söz eder. Bu koridorun bir tarafa doğru aşılması, yani sivil toplumun ya da politik toplumun ağırlığının diğeri aleyhine artması durumunda bunun birçok toplumsal parametrede bozulmaya yol açacağını söyleyebiliriz. Öyleyse sivil toplum ile politik toplum arasında bir denge kurulmalıdır. Bu denge olmadığı/oluşmadığı durumlarda, temsiliyetin sağlanması da çok zordur. Güçlü bir politik toplum karşısında sivil toplumun temsiliyeti en iyi ihtimalle göstermelik uygulamalardan öteye geçemez. Ya da sivil toplumun çok güçlü olması durumunda politik toplumun işlevlerinde yetersiz kalması, politika üretebilme kapasitesinin daralması kaçınılmaz olur. 

Sivil toplum, politik toplumun karşısında ancak örgütlü bir yapıyla var olabilir ve demokrasinin gerektirdiği temsiliyeti sağlayabilir. Bu nedenle bir toplumda sivil toplumun örgütlü yapısı olan derneklerin, sendikaların, meslek örgütlerinin örgütlülük düzeyi ve kuruluş amaçları doğrultusunda faaliyet gösterebilme kapasitesi, temsiliyeti doğrudan etkileyen unsurlardır. Burada sivil toplum örgütünün içerisinde de demokrasinin bütün olarak içselleştirilmiş olması önemlidir. Aksi takdirde bulunduğu konumu egolarını tatmin için bir araç olarak gören, bir gelir kapısı olarak algılayan zihniyetten bir sivil toplum örgütü yöneticisi çıkmaz. Olsa olsa politik toplumun gölgesinde sivil toplumculuk oynayan demokrasi düşmanı çıkabilir. 

Elbette bu aşamada sivil toplum örgütlerinin politika süreçlerindeki işlevleri önem kazanır. Her sivil toplum örgütünün kuruluş amacına bağlı olarak politika sürecine etki etmesi beklenir. Bunun için politik toplumun da politika süreçlerinde katılımı kurumsallaştırmış ve içselleştirmiş olması beklenir. Gerektiği gibi işlemeyen/işleyemeyen bir politika sürecinde sivil toplum örgütlerinin sembolik varlığı, kamu politikasının başarısızlığının da sebeplerinden biridir. Politika sürecinde sivil toplum örgütlerinin katılımcı olarak kendi üyelerinin görüşlerinin süreçteki temsilini sağladığı bir yapıda, kamu politikası toplumsal uzlaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Kamu politikasının katılımcı demokratik bir süreçte oluşması, sivil toplum örgütleri üzerinden temsiliyetin de üst düzeyde gerçekleştiğini gösterir. 

Sonuç

Sivil toplumun gelişmiş olduğu toplumlarda temsiliyet, politik toplum tarafından bahşedilen bir lütuf değil, vatandaşlık hakkının ve bilincinin gereğidir. Bu gereklilik, sivil toplumun örgütlü yapısının güçlü olmasına ve vatandaşların kendi görüşlerine uygun örgütlü yapılarda, kamu politikası süreçlerine etki edebilmesine imkân tanır. Elbette politik toplum da sivil toplum örgütlerine birer politika meşrulaştırma aracı olarak bakma lüksünü kendinde göremez. Ancak bütün bunların temelinde yatan düşünce, egemenliğin halka ait devredilemez bir güç olduğu gerçeğidir. Egemenlik halka aitse, halkın politik süreçlere katılım mekanizmalarının önündeki engellerin kaldırılması gerekir. Demokrasi bilinciyle hareket eden sivil toplum örgütleri, bu mekanizmanın en önemli parçalarıdır. Halkın sivil toplumun örgütlü yapısının içerisinde yer alması için vatandaşlık bilincinin yanında, yeterli bir gelir düzeyinin de olması gerekir. Çünkü sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerini sürdürebilmek için en önemli gelir kalemi üyelerin aidatlarıdır. Oysa Türkiye’de birçok sivil toplum örgütü, maddi yetersizlikler nedeniyle kuruluş amacına yönelik çalışma yapabilmekten çok uzaktır. 

Sivil toplumun güçlü olduğu ülkede demokrasi, kimsenin savunuculuğuna ihtiyaç duymaz. Politik toplum, sınırlarının farkında olur ve bu sınırları aşmaya gerek de görmez. Eğer ülkemizde demokrasinin kurumsallaşması isteniyorsa, bunun yolu güçlü bir sivil toplumdan geçmektedir. 

18 Şubat 2022 Cuma

BİLİMSEL ÇALIŞMA VE TARAFTARLIK

Bu yazı 11 Ocak 2013 tarihli ve 1347 sayılı Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisinde yayımlanmıştır.  

BİLİMSEL ÇALIŞMA VE TARAFTARLIK

İnançlarımız; algılarımızı, olayları yorumlamamızı ve sonuçta kararlarımızı etkileyebilmektedir. Neye niçin inandığımız sorusunun cevabı, inançlarımızın oluştuğu çevrenin etkilerinin analizi ile anlam kazanır. Bu konu bir yerde sosyal psikolojinin araştırma alanında bulunur. Tarih boyunca insanın “neden?” sorusuna cevap arama uğraşı, aynı zamanda inançlarımızın oluştuğu ve olaylara bakış açılarımızın belirlendiği bir çevrede gerçekleşmiştir ve gerçekleşmektedir. Aynı zamanda yönetimin siyasi örgütlenmesinin ve yönetilenler üzerindeki otoritesinin tesis edildiği söz konusu çevrede iktidar ve otorite arasındaki bağ, ideolojinin meşrulaştırıcı gücü üzerinden sağlanmaktadır. Bu da bizi, ideolojinin inançlarımızı ve dolayısıyla kararlarımızı etkilediği sonucuna götürür.

Foucault ideolojinin iktidarın temsilindeki işlevini şöyle açıklamaktadır; “İdeoloji, temsilin temelini, sınırlarını veya kökünü sorgulamamakta, genel temsil alanında dolaşmakta, burada ortaya çıkan zorunlu ardışıklıkları saptamakta, oradaki bağlantıları tanımlamakta, orada hüküm sürebilen bileşim ve çözülme yasalarını açığa çıkarmaktadır. Bütün bilgiyi temsiller alanına yerleştirmekte ve bu mekânı dolaşarak, onu örgütleyen yasaların bilgisini formüle etmektedir. Bir bakıma bütün bilgilerin bilgisidir.”[1] İdeolojinin iktidar alanındaki işlevini benzer biçimde tanımlayan, hatta bir aşama daha ileri götüren bir düşünür de Althusser’dir. O’nun ideolojiyi ele alışı, “balığın içinde yaşadığı su”[2] benzetmesiyle tanımlanabilir. İdeoloji bir ortamdır ve toplumda çok şey onun aracıdır. Diğer bir ifadeyle bilinç, ideolojinin bir fonksiyonu olarak ortaya çıkar. Çünkü algılarımızı belirleyen, ideolojidir.

Marks’ın bir alt yapı değişkeni olarak tanımladığı ideolojiyi bir üstyapı unsuru olarak gören Gramsci; organik ve keyfi ideoloji ayrımına giderek, insan yığınlarını örgütlediğini ve harekete geçirdiğini düşündüğü organik ideolojinin tarihsel olarak bir zorunluluk olabileceğini savunmaktadır.[3] Keyfi ideoloji ise daha çok polemik üretmektedir. Ancak bu noktada Foucault, yönetilenler açısından edilgen bir değerlendirmede bulunmaktadır. Buna göre nüfus yönetimin bir nesnesi olarak tanımlanırken, yönetimden isteklerinin farkında olan ama kendisine yapılanların farkında olmayan bir unsur olarak belirtilmektedir.[4] Kurulan denklemin bu noktasında yönetilen kitlelerin, Gramsci’nin deyimiyle, organik bir ideoloji ile örgütlenmesinde ya da harekete geçmesinde etkin olan güç, iktidardır. Öyleyse olan bitenin farkında olmayan ve sadece kendi taleplerinin farkında olan bir nüfus, bu taleplerin hangi bilinç düzeyinde oluştuğunu algılama aşamasında iktidarın belirlediği ideolojik düzlemde bu taleplerini gerçekleştirmeye çalışacaktır. Olan bitenin açıklaması işlevini üstlenen bilim de aynı düzlemde ilerleyecektir. Bu noktada bilim ve ideoloji ilişkisini açmamız gerekmektedir.

Her şeyden önce bilim ve ideoloji bir denklemin iki eşit tarafı değildir. Söylem bazında kuramsal yaklaşım; “var” ya da “olabilir” derken, ideolojik yaklaşım; “olmalıdır” der. Bilimsel kuram bir inanç ya da değer sistemine değil, olgulara dayanırken; ideoloji bir inanç, değer yargısı ve ahlak sistemine dayanmaktadır.[5] Bu farklılıklara rağmen ikisinin birbiri ile ilgisi bulunmadığını söylemek zordur. Şaylan, “ideoloji-kuram ilişkileri doğa bilimleri üzerinde bile belli bir ölçüde etkili olurken, toplumsal çatışmanın keskinleştiği, belli bir toplum düzeninin yerini bir başka düzene bırakmak üzere olduğu çağımızda toplum bilimi önermelerinin herhangi bir toplumsal içerik taşımaması olanaksızdır”[6] görüşüyle bir zorunluluğa işaret etmektedir. Her ideoloji bir kuramsal temel üzerinde var olur. Ancak bu noktadan sonra ideolojiyle kuram arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. İdeoloji kuramı kendi söylemlerini meşrulaştırmak için kullanır ve değişime zorlar. Kuramlar yetersiz kaldığı noktada ya ideoloji yeni bir kuramsal temel bulur ya da başarısız olur. Bütün bu süreçler, toplum bilimlerinde nesnellikten uzaklaştırıcı göreli bir körlük yaratır.

Bilme merakının sistematik bir biçim alması, bilimin emekleme evresi olarak adlandırılabilir. Aristoteles’in ünlü eseri “Metafizik”; “Bütün insanlar bilmek isterler” cümlesiyle başladıktan sonra, bilmenin derecelerini anımsama, deney, sanat ve bilim olarak üç aşamada betimlemektedir. Aristoteles, üçüncü aşamayı insana özgü olarak tanımlar. Bu aşamada bilim; “sonuçları ya da faydası açısından değil, kendi uğruna salt kendisi için istenen bilgidir ve sanatın üstünde yer alır.”[7] Buna göre bilgelik; “hiçbir yarar ve sonuç gözetmeksizin saf bilgiye ulaşma uğraşı içinde olmayı gerektirir.”[8] Bu derecede bir yansızlık, inançların toplum ve insan hayatındaki yerinden dolayı oldukça zordur. Toplumda yeniliğe karşı direnç ve insanların kendi durumunun değişmesine karşı korunma güdüsü de eklendiğinde, sorun sadece bilim adamının yöntem sorunu olmaktan çıkar.

Bilgi birikiminin sürekli arttığı bir ortamda bilimin sadece bilgi birikiminden ibaret olmadığını ve bilimin biriken bilgiyle değil devrimsel ve döngüsel paradigma kaymalarıyla ilerlediğini savunan Kuhn, politik ve bilimsel devrimlerin paralel önkoşulları olduğunu, mevcut yapılarda kendini koruma güdüsü bulunduğunu belirtmektedir. Gelişmelere ayak uyduramayan kurumları korumanın yol açtığı krizlerle birlikte devrimsel gelişmeler ortaya çıkar ve yeni yapılar eskilerin yerini alır. Bu toplumlar için geçerli olduğu gibi bilim için de geçerlidir. Kopernik devriminin Newton; onun da Einstein devrimiyle değiştiğini ifade etmektedir.[9] Bilimdeki bu paradigma değişimleri, bilimin araştırma nesnelerini etkilediği kadar, araştırma metotlarını da etkilemiş, değiştirmiş ve dönüştürmüştür. Disiplinlerin alanları kolay ve kesin belirlenebilir sınırları aşmıştır. İşte bu ortamda disiplinlerin kendi alanında çalışma arzusu ya da kendi alanını önemseme duygusu, bilimsel araştırmalarda yansızlığı engelleyen direnç noktalarından birini oluşturur. Bu aşamada “disiplin” tanımlanmaya muhtaç bir kavram olarak karşımızda durmaktadır.

 “Disiplin” kelimesinin kökeni Latince “discipulus” (öğrenci) ve “disciplina” (öğretim) kelimelerinden gelmektedir. İngilizce sözlük karşılığı eğitimden, otoriteye boyun eğmeye ve kendini kontrol etmeye kadar çok farklı anlamları bulunan kelime ile aynı kökten gelen “disciple” ise (dinsel anlamda) mürit kelimesinin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Akademik anlamda ise, yüksek okul ve üniversite düzeyinde eğitim verilen ve araştırma yapılan bilgi dalı olarak tanımlanmaktadır.[10] Foucault’nun “insanları uysal bireyler haline getiren şiddetli politik güç” olarak tanımladığı disiplin, insanların nasıl davranması ve düşünmesi gerektiğini tanımlayan moral bir boyuta da sahiptir.[11] Akademik disiplin; belirli bir araştırma nesnesine sahip olmalı; bu araştırma nesnesiyle ilgili özel bilgi birikimi sağlamalı; özel bilginin derlenebilmesi için kuram ve kavramlara sahip olmalı;  araştırma nesnesine uygun özel teknik dil ve terminolojiye sahip olmalı; araştırma gereksinimlerine göre yeni araştırma teknikleri geliştirmeli; üniversite veya yüksekokulda öğretilen konularda kurumsal görünürlüğü olmalı ve kendini yeniden üretebilecek saygın akademik birimlere ve bunlarla bağlantılı mesleki kuruluşlara sahip olmalıdır.[12]

Bir bilim insanı, yukarıda belirtilen hususların bilincinde olmalıdır. Gerçeği aramak ve gerçeği aradığını sanmak farklı şeylerdir. İnançlarımız gerçekliği değiştiremez ama gerçekliği algılama biçimimizi değiştirebilir. Bilim insanı açısından inançlarını bilimsel araştırmanın dışında tutabilmek zordur ama mümkündür. İnançlarımızın taraftarca savunulmaya başlandığı noktada ise bu asla mümkün olamaz. Taraftar olan artık mensubu olduğu düşünceye aidiyetini bir ibadet gibi yaşamaya başlar. Kendi düşünceleri ikinci plana itilir ve öznellik yitirilir. Bu durum bir futbol maçını eğlenceli kılabilir ama bilim açısından yanlışları doğru sanıp onlardan yeni yanlışlar üretmek gibi büyük bir tehlikenin söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Gramsci’nin organik aydın, geleneksel aydın ayrımına değerli bir katkıda bulunan Reyhan, hükümetin söylemlerini meşrulaştırma çabası içinde yeni bir aydın tipolojisi ortaya koyar ve bunu “hizmetli aydın” olarak adlandırır.[13] Buna “taraftar aydın”ı da ekleyebiliriz. Bütün inançların (dinsel, politik, sosyal vs.) aidiyet duygusuyla “taraftarca” yaşanması, bilimin sahip olması gereken bağımsız düşüncenin önünde bir duvar gibi yükselmektedir. Her konan tuğla ise gerçeklere ulaşmayı bir o kadar imkânsız kılmaktadır.



[1] Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler, (Çev.M.Ali Kılçbay, 3. Baskı), İmge Kitabevi, Ankara, 2006, s. 340.

[2] Metin Kazancı, Althusser, “İdeoloji ve İdeolojiyle İlgili Son Söz”, http://ilef.ankara.edu.tr/, 05.12.2012.

[3] Antonio Grmasci, Hapishane Defterleri, (Çev. Adnan Cemgil, 5. Baskı), Belge Yayınları, İstanbul, 2007, s. 81, 82.

[4] Michel Foucault, Entellektüelin Siyasi İşlevi, (Çev.Işık Ergüden vd., 2. Baskı), Ayrıntı Kitabevi, Ankara, 2005, s. 282.

[6] Gencay Şaylan, “Yönetim Biliminin Evrenselliği”, Amme İdaresi Dergisi,(C.11, S.2, 1978), TODAİE, Ankara, s.3-15.

[7] M.Ali Ağaoğulları (Ed.), Batıda Siyasal Düşünceler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 130-131.

[8] A.k.

[9] T.S.Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions, Second Edition, Un. of Chikago Press, London, 1970, s. 92-93.

[11] Armin Krishan, “What Are Academic Disciplines?”, Working Paper, University of  Southhampton, 2009.

[12] A.k.

[13]Hakan Reyhan, “Kürt Açılımı Sürecinde Yeni Bir Sosyolojik Açılım”, 16 Mayıs Der., S. 14, Ankara, 2009, s. 25-28.

27 Ocak 2022 Perşembe

 AFET YÖNETİMİNDE YAKLAŞIM SORUNSALI VE KAMU YÖNETİMİNİN ETKİNLİĞİ

AFET YÖNETİMİNDE YAKLAŞIM SORUNSALI VE KAMU YÖNETİMİNİN ETKİNLİĞİ

Sevgili dostlar Strasam'da yayımlanan yazım aşağıdadır. 

https://strasam.org/stratejisiyaset/siyaset-bilimi/afet-yonetiminde-yaklasim-sorunsali-ve-kamu-yonetiminin-etkinligi-466


Afetlere bakış açısı insanlık tarihinde bilimin gelişmesine bağlı olarak değişmiştir. İnsanoğlunun bilgi birikiminin yetersiz olduğu zamanlarda afetler doğa üstü güçlere izafe edilirken, bilimsel bilginin gelişmesiyle birlikte, doğa olaylarının sebepleri ve sonuçları anlaşılmaya başlamıştır. Bunun yanında göçebe insan toplulukları sebeplerini bilmese de bazı doğa olaylarına karşı tecrübeleriyle önlem almayı bilmiştir. Örneğin yağışlı bir havada dere yatağına çadır kurarlarsa selin verebileceği zararları yaşayarak öğrenip buna dikkat etmişlerdir. Buradan yola çıkarak afetlerin büyük ölçüde insan topluluklarının kararlarına bağlı olarak doğal olayların dolaylı sonucunda ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Ancak şunu vurgulamakta fayda vardır; günümüzde teknolojinin sunduğu imkanlar, riskleri yaşamadan değerlendirme olanağı sağlamıştır. Örneğin sayısal haritalarda yaşanan ilerlemeler neticesinde çeşitli zaman dilimlerindeki yağış istatistiklerine bağlı olarak, sel riski altındaki alanlar kolaylıkla tespit edilebilmektedir. Bu risklere rağmen yapılaşmada değerlendirmelerin dikkate alınmaması tamamen insan kaynaklı bir kusurdur ve yağışın beklenenden fazla olması yaşananların mazereti olamaz.

Özellikle 19 ve 20'nci yüzyıllarda kentleşmenin oransal artışı afetlerin sonuçlarının daha yıkıcı ve maddi kayıplarının daha fazla olmasına zemin hazırlamıştır. Kent planlaması, afetlere karşı alınacak tedbirler kapsamında önemli bir disiplin haline gelmiştir. Bunun yanında afetlerin artan maliyetleri, devletlerin ekonomik, moral ve insan gücü üzerinde önemli baskılar oluşturduğundan, afetlere karşı sistemli bir yaklaşımın geliştirilmesi gerekliliği kendini göstermiştir. Bu konuda ilk kapsamlı yaklaşım, afetleri bir döngü olarak kabul eden bütüncül afet yaklaşımıdır.  ABD'de 1979 yılında kurulan Federal Acil Durum Yönetimi Ajansı (FEMA) bu yaklaşım üzerine kurulmuştur. Bu yaklaşımın temeli afetleri öncesi ve sonrası olarak farklı yönetsel uygulamalar gerektiren bütün sürecin yönetimi şeklinde ele alma düşüncesidir. Afet döngüsünde afet öncesi, zarar azaltma ve hazırlık; afet sonrası, müdahale ve iyileştirme olmak üzere dört temel safha bulunur. Afet öncesi temel olarak risk yönetimini esas alırken, afet sonrası kriz yönetimi odaklıdır. Kriz yönetimindeki başarı ise, doğrudan risk yönetiminin başarısına bağlıdır. Bu nedenle de afet risklerinin önceden belirlenmesi ve alınacak tedbirlerin bu çerçevede değerlendirilmesi, afetlerde kayıpların azaltılması ve normal yaşantıya çabuk dönülebilmesi için bir zorunluluk olarak görülmelidir.

Ancak yirminci yüzyılın son çeyreğinde yaşanan afetler, mühendislik uygulamalarına dayanan bu yaklaşıma bakış açısını da değiştirmiştir. Başlangıçta toplumların afetlere karşı dirençli olması tartışılırken, zamanla afetlerden çabuk çıkabilen toplumlara doğru bir yönelim olmuştur. Kuramsal olarak afet yönetimine yaklaşımda da kriz yönetiminden risk yönetimine olan kayma, zamanla bütüncül hassasiyet yönetimine doğru evrilmiştir.[i] Bunu güncel bir örnekle açıklayabiliriz; son günlerde medyada yer alan "Kilimli Sahil Yolu" dalgalar nedeniyle sürekli olarak hasara uğramaktadır. Buradaki riskin ne olduğu büyük ölçüde bellidir. Dalgalar kötü hava koşullarının gerçekleştiği günlerde yükselerek yola zarar vermekte ve kullanılmasını engellemektedir. Bu riske karşı hangi mühendislik çözümlemelerinin yapılabileceği de bellidir. Her çözüm doğal olarak da farklı bir maliyet demektir. Hassasiyet yönetimi (vulnerability management), afet riskinin mümkün olabileceği seçeneklerden kaçınmayı gerektirir. Bu da, yolun gerekli ölçümler yapıldıktan sonra, daha güvenli başka bir güzergahtan geçirilmesidir. Ancak yapılan hatalarda ısrarcı olmak, kamu kaynaklarının israfı ile sonuçlanacaktır. Dolayısıyla tercih edilen afet yönetimi yaklaşımının kamu politikası ile doğrudan ilişkisi vardır. Bu ilişkiyi ortaya koymak için öncelikle kamu politikasının ne ifade ettiğini açıklamak gerekir.

Easton, politikayı "değerlerin otoriter tahsisi" olarak tanımlar ki, bu tanımlama kamu politikasının en kısa fakat en doğru tanımlarından biridir. Devlet adını verdiğimiz siyasal örgütü yöneten hükümet, çeşitli alanlardaki politikalarıyla değerlerin çeşitli toplum kesimlerine (ya da sınıflarına) dağıtımını sağlar. Toplumsal olan her olgu, bu nedenle kamu politikasının konusudur. Bir yol yapmak da bir politika tercihidir, cami yapmak da, okul yapmak da politika tercihidir. Yani hükümetlerin afet yönetimi konusundaki yaklaşımı da tercih edilen bir kamu politikasıdır. Ancak sorun bu kadar basit değildir. Her politika tercihinin parasal, hukuki ve siyasal boyutları vardır. Hükümetler kamunun parasını kamu için harcadıklarından dolayı, politika tercihlerinde toplumsal barışı bozacak dengesizliklerden kaçınmalıdır. Bu nedenle de bilimsel verilerin desteklemediği politikalardan ziyade, hesabını verebileceği rasyonel ve bilimsel verilerle desteklenen politikaları tercih etmelidir.

Afet yönetimi açısından değerlendirildiğinde afetlerle tercih edilen kamu politikaları arasında çok yakın bir bağ vardır.[ii] Tercih edilen bir kamu politikası, kendi risklerini de yaratmış olur. Örneğin enerji politikası çerçevesinde yapımına karar verdiğiniz nükleer santral, oluşabilecek bir kaza riskini içinde barındırır. Afet yönetimi konusunda dünyada en etkin afet yönetim sistemlerinden birine sahip olan Japonya, 2011 yılında Tohoku depremi sonrası afetin ikincil etkileri neticesinde oluşan tsunami ile Fukuşima Nükleer Santrali'nde yaşanan kazaya engel olamamıştır. Çünkü oluşabilecek tsunami için "1960 da Şili'de gerçekleşen tsunami göz önüne alınarak" belirlenen 3,1 metre yükseklik, 2002 yılında 5,7 metre tsunami için geliştirilmesine rağmen yetersiz kalmıştır.[iii] Burada bir yanlış anlamaya meydan vermemek adına şunu belirtmekte fayda vardır. Her politika tercihinin az ya da çok riski olabilir. Önemli olan kabul edilebilir riskleri öngörmek, kabul edilemez risklere sahip politika tercihlerini seçenek dışında bırakmaktır. Sonrasında da öngörülebilir riskin yönetilebilmesi için gerekli çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Türkiye'de 2009 yılında acil durum yönetimini tek çatı altında toplamak maksadıyla yürütülen çalışmalar sonucunda kurulan Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) Başkanlığı, Başbakanlığa bağlı bir kurum olarak faaliyet göstermekteydi. 15.07.2018 tarihli ve 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile İçişleri Bakanlığına bağlı bir kurum olarak yeniden yapılandırıldı. Bakanlıklar arasında sıkı bir koordinasyona gerek duyulan afet yönetim sürecinde sorumluluğun içişleri bakanlığı bünyesinde tesis edilmesi ve koordinasyon amacıyla AFAD Başkanlığı bünyesinde kurulu olan üç kurulun sayısının bire indirilmesi, koordinasyonda yaşanacak zorluklar konusunda soru işaretleri taşımaktadır. Kurumun oluşturulmasında temel amaçlardan biri koordinatör makam olma özelliği olmasına karşılık taşra teşkilatı ile icracı bir kurum gibi görünen AFAD, 1979 yılında ABD'de kurulan FEMA'nın kurulduğu paradigma üzerine kurgulanmış bir örgütsel yapıya sahiptir. "Afete dirençli toplum oluşturmak" kurumun vizyonu olarak belirlenmiştir. Ancak afete dirençli toplum, daha çok jeoloji, mühendislik ve şehir planlama uygulamalarının etkili olduğu; bunun yanında disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alınmasına gerek duyulan afet yönetiminde önemli aktörleri sürecin dışında tuttuğu ve acil durum yönetiminin gerektirdiği fonksiyonel alanları karşılamakta yetersiz kaldığı için eleştirilmektedir.[iv] Kurumun 2019-2023 Stratejik Planında belirtilen amaçlara bakıldığında, proaktif bir yönetim anlayışının ipuçlarını bulma imkanı oldukça zor görünmektedir. Altı amaçtan ikincisinde; "Risk odaklı bütünleşik afet yönetim anlayışının benimsenmesini ve tüm sektörlere yerleşmesini sağlamak." ifadesi yer almaktadır. Kuramsal olarak bakıldığında bütünleşik afet yönetimi, riskleri afet sonrası etkileri dikkate alarak değerlendiren bir yaklaşımdır. Oysa günümüzde afet yönetiminde hakim paradigma, afete karşı hassasiyetin ortadan kaldırılmasına yönelik bir yaklaşımı öne çıkarmaktadır. Bu yaklaşımın gelişmesindeki en önemli etkenin gelişen teknolojik imkanlar sayesinde birçok riskin etkin şekilde değerlendirilebilmesinin mümkün olabilmesi olduğunu söyleyebiliriz.

Ülkemizde afet denildiği zaman ilk akla gelen afet türünün deprem olması, afet yönetimi ve sürecinin yönetilmesi konusundaki anlayışa da yansımış görünmektedir. Oysa çok farklı afetler yaşanabilmekte ve yaşandığı zaman, örgütlenmedeki yetersizlikler, istenmeyen sonuçların ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Bunun en yakın örneği, Ağustos 2021'de birçok bölgede aynı zamanda başlayan orman yangınlarıdır. Yangınların büyüklüğü, AFAD'ın taşra örgütlerinin müdahale gücünün çok ötesine geçmiştir. Zamanında risk değerlendirmesi doğru yapılmadığından müdahalede etkisiz kalınmış ve hem çevresel hem ekonomik olarak çok olumsuz sonuçlar ortaya çıkmıştır. Oysa yaz aylarında orman yangını istatistikleri bile değerlendirilmiş olsa, böyle bir ihtimale karşı etkin bir yangın söndürme filosunun varlığı, hazır bulundurulması, ormanlık bölgelerin imarı gibi konularda birçok düzenleme yapılması ve tedbir alınması mümkündür.

Yine Ağustos 2021'de Kastamonu'nun Bozkurt ilçesinde yaşanan sel felaketinde yanlış yere kurulduğu iddia edilen tomruk deposunun dağılması ve dağılan tomrukların suyun serbest akışını engelleyen bir baraj oluşturduğu aktarılan bilgiler arasındadır. Bunun yanına yanlış imar planları da eklendiğinde felaket ortaya çıkmıştır. Sel felaketi sonrasında "Böylesine bir yağış beklemiyorduk" ifadesi, ancak kamu yöneticilerinin beceriksizlik beyanı olabilir. Sayısal haritalar yoluyla yıllık yağış rejimleri üzerinden her bölge için sel ihtimalini belirlemek mümkünken, bunların neden dikkate alınmadığının bilimle açıklanabilecek cevapları yoktur. Yine 2012 yılının Temmuz ayında "Yaz ortasında Samsun’u vuran sağanak yağış, felakete neden oldu. Dere yatağına yapılan TOKİ konutlarında 10 kişi hayatını kaybetti"[v] haberinde belirtildiği gibi, kamunun yaptırdığı konutlarda yaşanan can kayıplarının sorumluluğunu kabul eden kimse olmamıştır. Afet yönetim yaklaşımlarının kuramsal sınırlarını aşan bir ihmaller zincirinin afet yönetim süreci ile kamu politikası arasındaki ilişkiyi yeniden düşündürdüğünü söylemek mümkündür.

Afetlerle beraber milli güç unsurlarının zayıfladığını ve kayıpların ülkenin refahını etkilediğini görmek için çok büyük araştırmalara gerek yoktur. Mine Kırıkkanat'ın "Bir Gün, Gece" adlı kurgu romanında olası bir İstanbul depreminin Türkiye için yaratabileceği güvenlik riskleri, çarpıcı bir şekilde anlatılmıştır. Gerçekten de olası bir İstanbul depremi bilimsel çalışmalarda dile getirilmesine rağmen, kamu politikalarının bu ihtimali görmezden gelen bir anlayışla şekillenmesi gelecek adına endişeler yaratmaktadır. Unutulmamalıdır ki, her afet bir kamu politikası tercihinin yarattığı risklerden kaynaklanır. Kamu politikasının oluşmasında karar noktasında bulunan hükümetler ise, yaptığı bütün tercihlerden dolayı siyasi sorumluluk hatta bazı durumlarda hukuki sorumluluk taşımaktadır. Elbette hukuki sorumluluğun yargısal denetimi, demokratik rejimlerin temel özeliklerinden biri olan erkler ayrılığının gereğidir. Bu kapsamda bu yazıda ifade edilen düşünceler, afet yönetimi yaklaşımı sorunsalına kamu yönetimi penceresinden bir bakışın ürünüdür. Bir yöneticinin en önemli sorumluluğu elindeki kaynakları etkin ve verimli kullanmaktır. Bu, bir şirket yöneticisi için kârlılığın, bir komutan için zaferin, bir devlet başkanı için halkın refahının anahtarıdır.



i David A.Mcentire, "Comparision of Disaster Paradigms: The Search for a Holistic Policy Guide", Public Administrative Review, December 2001, p. 267-281.

[ii] Özkan Leblebici, "Afet Yönetim Yaklaşımları ve Kamu Politikası Bağlamında Afetlerin Çevreye Etkileri", Memleket Siyaset Yönetim, Sayı 23, Ankara, 2015, s. 41-78.

[iii] https://www.afad.gov.tr/kbrn/fukushima-daiichi-nukleer-santral-kazasi, 21.01.2022.

[iv] David A.Mcentire, a.g.k., s. 269.

[v] https://www.ntv.com.tr/turkiye/samsunda-sel-felaketi-11-olu,XmFt9Hbck0yWrSQddndK6w, 21.01.2022.


15 Aralık 2021 Çarşamba

 

TÜRKİYE'DE DEMOKRASİ VE SİYASET ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

     Sevgili dostlar, burada daha önce çeşitli vesilelerle demokrasiden bahsettiğimi hatırlarsınız. Günümüzde demokrasinin "halkın kendini yönetmesi" anlamından "nasıl" sorusunun cevabının arandığı kavramlar setine dönüştüğü bilinen bir gerçektir. Nasıl sorusunun cevabı aynı zamanda demokrasinin tarihsel süreçte algılanma biçimini de değiştirmiş ve geliştirmiştir. Teknolojinin sağladığı imkanlarla birlikte insan hak ve özgürlüklerinin genişlemesi, demokrasiye bütün toplum kesimlerinin siyasete aktif katılımını sağlayan ve gerektiren bir yönetim biçimi olma kimliği kazandırdığını söyleyebiliriz. Bunun yanında demokrasi üzerine yapılan tartışmaların ya sadece demokrasi ya da sadece siyaset perspektifinden yapıldığında genellikle eksik kaldığını da belirtmek gerekir. Nasıl sorusu bu nedenle önemlidir. Katılımın nasıl olacağı sorunsalı aynı zamanda neye olacağını da belirler. Yönetişim kavramıyla birlikte, halkın yönetime katılım mekanizmalarından bahsedilirken, adeta siyasetin kendisine korunaklı bir çerçeve çizdiğini görürüz. Sanki siyaset yapmak belirli ayrıcalıklı bir kesimin işiymiş gibi, "bunun üzerinden siyaset yapmayın", "şunun üzerinden siyaset yapmayın" gibi cahilce ya da bilinçli bir kötülük duygusuyla halk siyasetin dışında tutulmak istenir. Oysa iyi işleyen bir demokrasi için halkın apolitik değil, politik olması gerekmektedir. İşte bugün demokrasiden bahsederken, siyasetle olan bağını da ele alarak, Türkiye'de yakın dönemde yaşananlara farklı bir bakış açısı getirmeye çalışacağım.  

         Demokrasinin ilk örneği olarak kabul edilen "Atina Demokrasisi" kurgulanırken, halkın (oy kullanma hakkına sahip olan kısıtlı kesimin) politik olarak sosyalleşmesinin önemi, kent planlamasına da yansımıştır. Agora denilen alan, sitenin ticaretinin döndüğü, insanların bir araya geldiği, bir şekilde iletişim sağlayarak paylaşımda bulunduğu alanlar olmuştur. Bu yapı politik sosyalleşmeyi sağlamıştır. Roma'da nüfus yoğunluğu ve büyüklük dikkate alındığında, benzer yapının "forum" olarak isimlendirildiğini görüyoruz. Ticaret, toplumun ilişkilerini şekillendiren bir altyapı kurumu olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla tarih boyunca halkın kendi çıkarları doğrultusunda siyasete yön verme isteğinin de başlıca sebebi olagelmiştir. Bütün bu süreçte, toplumsal olan kaçınılmaz olarak siyasi olmuştur. Hatta bazı düşünürler siyasi bağın ailede kurulduğunu iddia etmektedir. Orta çağda burjuvazinin krallık karşısındaki göreli özerk konumunu sağlayan da aynı alt yapısal etkendir. Bu etken aynı zamanda sivil toplum düşüncesinin devlet aygıtından bağımsız bir yapı olarak gelişmesinin de başlıca sebebidir. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki; günümüzün çağdaş toplumlarını kökenindeki alt yapısal etkenden dolayı (Hegel'in tanımladığı gibi) burjuva toplumu olarak adlandırmak yanlış olacaktır. Diğer bir ifadeyle, toplumda ticaretin ağırlığı ne kadar olursa olsun, ekonomik alan dışında bir üst yapısal alanın da tarihsel süreçte gelişmiş olduğunu kabul etmemiz gerekir. Aynı alt yapısal alan gibi üst yapısal alanın da siyaset ile yakın bir bağı olduğunu belirtmekte fayda bulunmaktadır.

         Buradan sonra konuyu daha somutlaştırmak ve değerlendirmelerde bulunmak adına Türkiye örneğine geçebiliriz. Türkiye güç mesafesi yüksek olan bir toplumdur. Güç mesafesi, yönetenle yönetilen arasındaki otorite ilişkisiyle kurulan bağın yapısını tanımlayan bir kavramdır. Bu tip toplumlarda statü, yönetsel dizgede çok belirleyici bir rol oynar. Ama Türkiye'de genellikle bunun da ötesine geçilmektedir. Statünün gerektirdiği hiyerarşiye ilave olarak, toplumsal algı ile yaratılan ve adeta görünmez bir güç, statü sahibine bahşedilmektedir (!). Bunun en somut örneğini akademik alanda görmek mümkündür. Bir kişinin bilimsel çalışmaları ile almış olduğu unvanlar, adeta onu yarı tanrı (bazen tam tanrı) konumuna yükseltmektedir. Aslında akademik unvanın tek karşılığı, bir kişinin belirli bir alanda yaptığı çalışmaların, o kişiyi söz konusu alanda akademik bilgiye ve yeterliliğe sahip bir kişi yapmasıdır. Daha fazla algılanan her şey toplumsal statü algısından başka bir şey değildir ve içi boştur. Zaten bunu bilen akademisyenler hiç bir zaman o statünün ardına sığınma gereği duymaz. Entelektüel bir duruşu ve tutumu vardır. Asla egolarına yenik düşmezler. Ancak bilmeyenler, hangi sistemin içerisinde, hangi kurallarla ve hangi amaçla o unvanı aldığını unutur ve o unvan olmadan yaşayamaz hale gelir. Kendi kişiliğine güveni olmadığından kendisini o unvanla tanıtır. Unvan kendisine yönetsel bir görev yüklemese bile, kendisini öğrencilerden, asistanlardan ve daha alt derecedeki unvanlılardan daha üstün görür. Bilgisinin tartışılmasına tahammül edemez, çünkü kendi varlığı bilgisine değil, unvanına bağlıdır ve unvanının zarar görmesinden korkar. Akademi konusunu daha sonra ayrı bir yazıda ele almak üzere burada bırakalım.

         Güç mesafesi yüksek toplumlarda çoğunlukla yönetilenlerin haklarının yönetenler tarafından dikkate alınmasında sorunlar yaşanır. Demokratik değerler açısından sorunun başladığı nokta da burasıdır. Kurumsallaşma sürecini tamamlamış toplumlarda statü sadece toplumsal işbölümünün bir parçası olarak algılanmalıdır. Eğer statü, sahibine yaptığı işten fazlasını veriyorsa bu defa kişi, kendisinin temel hak ve özgürlüklerden başlayarak, her konuda diğer insanlardan daha fazla hak ve özgürlüğe sahip olduğunu düşünmeye başlar. Bu da demokratik değerlerin aşınmasının başlangıcıdır. Örneğin bindiği makam aracının hakkı olduğunu düşünür. Lüks bir lojmanda oturmak da hakkıdır. Bu hakların kendisine sağlanması için kaç insanın hangi haklardan mahrum kalacağı onun sorunu değildir. Bir sonraki aşamada eleştirilere tahammülsüzlük başlar. Kendi konumunu muhafaza etmek için, birçok insanın hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasını savunabilir. Bir anda mevcut siyasal düzenin en sert savunucusu haline de gelebilir. Güç mesafesinin yüksekliği sadece şu durumlarda demokrasi ve demokratik değerler için bir tehdit oluşturmaz; 1. Toplumun eğitim seviyesi yüksek olduğunda, 2. Toplumun gelir seviyesi yüksek olduğunda, 3. Kurumlara (siyasete, hukuka, bürokrasiye) olan güven yüksek olduğunda.

         Türkiye'de üç maddede de saydığımız konularda sorunlar vardır. Bu nedenle de statüler, unvanlar, demokrasinin aşındırılmasına ve toplumsal gerçekliğin çarpıtılmasına sebep olmaktadır. Bunların çözülebilmesinin yolu, toplumun apolitikleştirilmesinden değil, siyasal sorunlara ilgi duymasından, siyasal sorunları konuşmasından, konuşmanın ötesine geçerek örgütlenmesinden ve bu örgütlü yapı içerisinde siyasi mücadele vermesinden geçer. Diğer bir ifadeyle politik sosyalleşmenin sağlanması gerekmektedir. Siyasi mücadele ifadesi, illa bir siyasi partinin lehine fikir savunmak değildir. Örgütlü toplumun siyaset üzerinde baskı unsuru oluşturan her eylemi siyasi bir mücadele biçimidir. Örgütlü sivil toplumun siyaset üzerinde baskı oluşturması, olumsuzluk olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, sağlıklı işleyen bir demokraside siyasetçilerin halk tarafından denetimine imkan sağlayan bir olgu olarak görülmelidir.  

         Ancak Türkiye'de kısa zamanda demokratik değerler konusunda bir iyileşme beklenmesi aşırı iyimserlik olacaktır. Bunun temel nedeni demokrasi ile asla bağdaşmayacak bir siyasal sistemin, güç mesafesi yüksek ve içsel sorunlarını çözememiş bir toplumu demokratik değerlerden uzaklaştırmaya devam ediyor olmasıdır. Muhalefet bunu görmüş ve "güçlendirilmiş parlamenter sistem"e geçiş için ortak strateji oluşturma çabalarına girmiştir. Bu önemlidir. Ancak muhalefetin öngördüğü sistemin, 1982 Anayasası ile oluşturulmuş yapıdan çok farklı olmadığı söylenebilir. Dünyada iyi işleyen parlamenter sistemler incelendiğinde, iki meclisli yapılar olduğu görülür. Bu nedenle, yasamanın yürütme üzerinde denetiminin sağlanması adına, 100 adet senatörden oluşan ve siyasi partilerin ülke genelinde aldıkları oy oranına göre, hiç bir baraj olmadan belirlenecek bir senatonun da sisteme eklenmesinde büyük yarar olduğunu düşünüyorum. Aksi halde yasamanın, yürütme boyunduruğuna girmesini engelleyecek somut bir önerinin varlığından söz etmek güç görünmektedir. Yaşanan tecrübeler, sadece bakanların parlamentoya karşı sorumlu olmalarıyla bir parlamentonun güçlü olamayacağını göstermiştir. Kaybedilen uzun yıllar dikkate alındığında, bu ülkenin aynı acı tecrübeleri tekrar deneme yanılma ile öğrenmeye zamanının yetmeyeceğini söyleyebilirim. Unutulmamalıdır ki, halk devletin asli unsurudur. Bu nedenle  siyaset, belirli kişilerin sadece kendilerine bahşedilmiş (!) alanlarda gösterdikleri çabalardan ibaret kalmamalıdır...

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

ozkanleblebici@gmail.com

8 Aralık 2021 Çarşamba

 

TÜRKİYE'DE EKONOMİ VE SİYASET ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

     Sevgili dostlar, ekonomik durumdaki bozulmayla birlikte, siyasetin ülke gündemindeki ağırlığı azalırken, geçim kaygısı, enflasyon, faiz gibi konuların ağırlığının arttığı günler yaşıyoruz. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir konu var. Eğer siyaset ülke gündeminde gerçekten layık olduğu şekilde yer alsaydı ve tartışılabilseydi ekonomi bu durumda olmazdı. Siyaseti sadece kendi faaliyet alanı olarak gören kerameti kendinden menkul cahil siyasetçileri bir kenara bırakırsak, toplumsal olanın aynı zamanda siyasi olduğunu da bilmemiz gerekir. Elbette burada altyapı-üstyapı ilişkisi bağlamında bir analizden ziyade, güncel ekonomik koşulların siyasetle olan ilişkisini değerlendirmeye çalışacağım. Üniversitede lisans düzeyinde bir dönem "Genel Ekonomi" dersi vermiş olmamın beni ekonomist yapmayacağını bilerek haddimi aşmamaya dikkat ediyorum. Ancak ülkede haddini aşanların yarattıkları sorunları ele alırken, haddimizin sınırlarının sandığımızdan daha geniş olması gerektiğini düşünüyorum. Bu sınırlar, ülkedeki demokrasi anlayışının da bir göstergesidir.

         Öncelikle ülkenin şu anda yaşadığı ekonomik sıkıntıların bugünün sorunu olmadığını vurgulayarak söze başlayalım. 1971 yılında ABD'nin Doların değerinin altın karşılığı belirlenimini kaldırması ve uluslararası bir borç krizinin kapısını açması, Bretton Woods sisteminin sonu olmuştur. Dolardaki süratli değer kaybını petrol krizi takip etmiştir. Gelişmekte olan ülkelerin büyük borç yükü altına girdiği bu dönem, Uluslararası Para Fonu (IMF) açısından bu ülkelere politika ihracı için bir fırsata dönüşmüştür. Bu esnada Şili'de 1973'te Allende'yi deviren diktatör Pinochet önderliğindeki kanlı darbe sonrası, "Şikago Çocukları" olarak bilinen ultra-muhafazakâr iktisatçı grubun oluşturduğu neo-liberal politikalar, uzun bir dönemin ilk örneği olarak tarihte yerini alır. 1980'lerden itibaren dünyaya yayılacak olan özelleştirmeci, piyasalaştırmacı ve uluslararası sermayenin serbest dolaşımını sağlayan politikaların en önemli etkileri, temel ihtiyaçlara erişimde bile zorlanan geniş halk kitleleri yaratmak ve küresel sermayenin serbest dolaşımı ile içi boşaltılan gelişmekte olan ülke ekonomileri olmuştur. Neo-liberal dönemin özellikleri arasında devletin elinde bulunan madenlerin, kaynakların, fabrikaların ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, küresel düzeyde şirket satınalamalar ve doğrudan yatırımlar yoluyla gelişmekte olan ülkelerin sisteme eklemlenmiş çevre ülkeler olarak konumlandırılması gibi bir dizi uygulamaları saymak mümkündür. Devlet yapılarında yaşanan dönüşüm de buna eşlik etmiştir. Devlet artık sadece politika belirleyici olarak konumlandırılmakta, vatandaş kamu hizmeti alan olmaktan çıkıp müşteri olarak tanımlanmaktadır. Kamu yönetimi, şirket yönetimi ile özleştirilmiş, kamu yönetimi kamusuzlaştırılmıştır. Türkiye'de neo-liberal politikaların uygulanmasının yolunu açan gelişme, 1980 askeri darbesi olmuştur. 1980 sonrası olanları sıraladığımızda bugün olanları anlamamız kolaylaşacaktır.

         Darbe ile birlikte parlamenter sistem büyük zarar görmüştür. 1982 Anayasasının en önemli özelliği yasama, yürütme, yargı arasındaki dengenin yürütme lehine bozulmuş olmasıdır. Senatonun kaldırılması, yürütmenin yasama üzerinde göreli üstünlüğünü sağlamış görünmektedir. Yürütmenin daha güçlü kılınmasının görünen gerekçesi, karar alma süreçlerinin hızlandırılması olurken, devlet yönetiminde doğruluk ve isabet, sürat ve eksikliğe feda edilmiştir. Bu dönemde IMF ve Dünya Bankası tarafından verilen kredilerle, sektörlerin düzenlenmesi, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması ve küresel sermayenin önündeki engellerin kaldırılması süreçleri uygulamaya konulmuştur. Reform adı altında sunulan politikalarla idari nitelikte birer kamu hizmeti olan sağlık ve eğitimde piyasalaşma süreci de süratle ilerlemiştir. İş güvencesi aşama aşama aşındırılmış ve sendikasızlaşma sermayenin talepleri doğrultusunda bir politika olarak uygulanmıştır. Kamunun verimsizliği üzerine kurgulanan özelleştirmeler, kamunun olan bütün kaynakları ve üretim araçlarını küresel sermayenin önüne altın tepside sunarken, kamunun kamusal hizmetlere ulaşımı ticarileştirilmiştir.

         Aslında burada anlatılanların her birini uzun uzun anlatmak mümkündür ancak konudan uzaklaşmamak adına tarihsel arka planı burada noktalamayı uygun buluyorum. Pandemi sürecinde gelişmişş ülkelerin tarihte görülmemiş düzeyde parasal genişlemeye gitmesi ile, küresel enflasyonun artış sürecine girdiği bir dönemi yaşıyoruz. Ama Türkiye'de ekonomide faiz, kur ve enflasyon bağlamında yaşananların bundan farklı sebepleri bulunduğunu söyleyebiliriz. Konuyu açmak adına faizin ne olduğundan bahsedelim. Aslında nasıl bir evi kiraya veriyorsanız, paranızı kiraya vermek de bundan farksızdır. Nasıl ki, evinizi kiraya verirken kira miktarını belirleyen birçok etken varsa, parayı kiraya verdiğinizde söz konusu olan faizi de belirleyen birçok etken vardır. Küresel sisteme eklemlenmiş bir ekonomi açısından faizin belirlenmesinde küresel gelişmeler önemlidir ancak temel belirleyici, sizin ekonominizin yapısıdır. Devletler borçlanma amacıyla tahvil çıkarırlar ve borçlanabilmek için tahvillere belirli oranda faiz vermek zorundadırlar. Her ülkenin küresel piyasalarda belirlenen ve ülke ekonomisinin güvenilirliğine dayanan CDS puanları vardır. Ülkenin kredi riskini gösteren CDS ne kadar yüksekse, ülkenin borçlanma durumunda ödeyeceği faiz de o oranda yükselir. CDS puanının yükselmesi, ülkenin karşı karşıya olduğu risklerin fazlalığı ile orantılıdır. Yani riskleriniz ne kadar düşükse, CDS puanınız düşük ve borçlanma faiziniz düşük olacaktır. Sermaye piyasalarında belirlenen CDS puanlarının tamamen manipülasyona açık olduğunu söylemek mümkün değildir. CDS aynı zamanda ülkenin ne kadar iyi/kötü yönetildiğine bağlı olarak değerlenir. 8 Aralık 2021 tarihli 5 yıllık CDS puanlarına bakıldığında Türkiye 533, Polonya 54, Almanya 8,90, Fransa 21, İngiltere 10, İspanya 34, İtalya 86, Brezilya 231 olarak görünmektedir[i] (Aşağıdaki linkten güncel olarak takip edilebilir). Asıl meseleye gelecek olursak, bir ülkede politika faizini siyasi bir kararla düşürmek, tahvil faizlerinin düşmesi anlamına gelmemektedir. "Halkımı faize ezdirmeyeceğim" diyen bir liderin yapması gereken, ülkenin iyi yönetilmesini sağlayarak CDS puanını düşürmek ve tahvil faizlerinin düşmesini sağlamaktır. Çünkü halkın üzerinde yük olan faiz, politika faizi değil tahvil faizidir (yani borçlanma faizidir). Bunu da siyasi kararla düşürmek imkansızdır. O halde bu söylemin sadece bir siyasi söylem olduğu ve halkı yanlış bilgilendirmek anlamına geldiği açıktır. Halkın bankalardan çeleceği kredi faizi için bu faiz oranını uygulamak bankaları zarara sokacağından, özel bankalar bu oranlarla kredi vermemekte, kamu bankaları ise kamu zararı pahasına talimatla kredi vermektedir. Kamu zararı ise, halkın sırtına binen borç yükü demektir.

         Elbette politika faizini siyasi bir kararla düşürmenin öneminin olmadığını söylemiyorum. Yapılan bu eylemin birçok sonucu olacaktır. Ülkenin CDS puanı yükselecek, döviz kurları artacak, ülkenin borçlarının yerel para birimi karşılığı artacak, tahvil faizleri artacak, kişi başına milli gelirin döviz cinsinden karşılığı azalacak, halkın üzerindeki borç yükü artacak ve halk fakirleşecektir. Bunlar benim varsayımlarım değil, ekonomi biliminin somut gerçekleridir. Bunların halka farklı şekilde aktarılması ise, siyaset biliminin etik değerlerle açıklayabileceği bir yaklaşım değildir. Bugün yaşananların tarihsel kökenini bilmek durumu iyileştirmese de, belki bugünler geçtikten sonra sorumlu bir vatandaş olarak ülkede olan bitenleri daha iyi anlamaya çalışabiliriz. Ya da önümüze konan ekmeği yerken, ertesi gün de aç kalmamayı umarak halimize şükrederiz. Her halk layık olduğu şekilde yönetilir, layık olduğu şekilde ağlar, layık olduğu şekilde güler...

         Sevgilerimle

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

ozkanleblebici@gmail.com



[i] http://www.worldgovernmentbonds.com/sovereign-cds/