7 Mart 2021 Pazar

 

KÜÇÜK TANRILAR YARATMAK

     Sevgili dostlar bilginin bittiği yerde inanç başlar. İnanç, bilginin olmadığı ya da yeterli olabileceğinin kabul edilemediği noktada oluşur. Oluştuğu andan itibaren, güvenilir bilgi ile kesin olarak aksi ortaya konmadıkça varlığını sürdürür. Varlığını sürdürürken de her zaman inanç duyulan şeyin varlığının devamını meşrulaştıracak koşulsuz bir kabullenme yaratır. Bu koşulsuz kabul öylesine güçlüdür ki, insan bu kabulle varlığını inancına bağlar. Oysa bir sisteme, bir kişiye, bir değere olan güven, koşullu bir kabullenmedir. Söz konusu koşullarda bir değişiklik oluştuğunda güven yerini güvensizliğe bırakır. Bu noktadan itibaren ya güven duyulan şeyde bir değişiklik beklentisi oluşur, ya da yerine başka bir şey konulur. Günlük hayatımızda bilgi edinme konusundaki tembellik ya da sorgulama konusundaki isteksizlik, bizi insanlara, sistemlere varsayımlara, değer yargılarına karşı güçlü bir inanç duymaya iter. Bu inanç ise çoğunlukla dışarıdan bakıldığında anlamsız bir biçimde tanrı-kul ilişkisine benzer bir ilişki biçimi yaratır. Bu yazıda inanç ile oluşmuş "parasitik symbiosis" ilişki biçiminin toplumsal yapıdaki durumu ve bunun devlet yönetimi ile olan etkileşimi üzerine düşünsel bir pencere açılmaya çalışılacaktır.

         İktidar, yönetme gücünü tanımlayan bir kavramdır. İktidarın bu gücünün meşruiyetini sağlayan olgu ise otoritedir. Bu anlamda otoriteyi yönetme gücüne duyulan inanç/kabul olarak tanımlayabiliriz. Elbette yönetme gücüne duyulan inancın yarattığı meşruiyet ile kabulün yarattığı meşruiyet farklıdır. Kabul koşullara bağlı olarak var olurken, inanç koşullardan bağımsız olarak varlığını sürdürür. Her iki durumda oluşan meşruiyetin tanımlanması, her zaman kolay olmayabilir. Bir kamu yöneticisinin otoritesi kabule dayanan bir meşruiyet oluşturur. Mevcut hukuk düzeni ve adalet gibi kavramlar yönetici tarafından ihlal edilirse, meşruiyet sorgulanır ve otoriteye olan kabul ortadan kalkabilir. Sonuçta yöneticinin yerine bir başka yönetici geçer ve yönetme gücünü (yani iktidarı) kullanır. Din gibi bir inanç sistemi söz konusu olduğunda, bu sistemin hayatımızı düzenleme gücüne duyulan inanç, sisteme koşulsuz bir meşruiyet sağlar. Bu durumda tanrının iktidarı sorgulanamaz ve otoritesi mutlaktır. Ancak her zaman yönetimin otoritesine karşı inanç ya da koşullu kabulü tanımlamak kolay olmayabilir. Çeşitli nedenlerle yöneticinin otoritesine karşı kabulü aşan bir inanç oluşabilir. İşte bu durumda, fiziki varlığı olan, otoritesi mutlak tanrılar oluşmaya başlayabilir. Bu tanrılar kimi zaman sevdiğiniz insan, kimi zaman bir arkadaş grubunun lideri, kimi zaman bir sivil toplum örgütü yöneticisi, kimi zaman bir yürüyüş grubunun rehberi, kimi zaman da devleti yöneten bir kişi olabilir. Ortak özellik, kişinin otoritesine olan, kabulü aşan güçlü inançtır. Bu inancın temelinde yatan ise, insanlığın tarihsel gelişiminin günümüzde ulaştığı aşama olan bilgi toplumunu ve onun gereklerini anlayamamış, özümseyememiş olmaktır. Eğer yöneten tarafından yönetilenlerin bu inancı kabul edilirse, ortaya "parasitik symbiosis" bir ilişki biçimi çıkar. Çoğunlukla yönetilenler tarafından farkında olunmayan bu ilişkide yönetilenler, varlıklarının devamının yönetenin iktidarına bağlı olduğu yönünde güçlü bir inanç sahibidirler. Bu inancı sorgulamaya kalkanlara karşı ise, çoğunlukla saldırgan ve bilgi toplumu ile bağdaşmayan bir tutum oluşur. Korkulan, genellikle inancın yıkılması durumunda ortaya çıkacak belirsizliktir ve bu belirsizliğin en büyük nedeni bilgi eksikliğidir.

         İnsanlığın tarihsel gelişiminde önemli bir aşama olan yerleşik hayata geçilmesinden sonra günümüze kadar olan süreç, üç önemli başlık altında incelenmektedir. Bunlar tarım toplumu, sanayi toplumu ve günümüzde süregeldiği varsayılan bilgi toplumudur. Bilgi toplumunda bilginin üretim ve aktarım hızı artmıştır. Bu durum, yönetim alanında inanca dayalı meşruiyetin alanını daraltmaktadır. Ancak Weber'in otorite sınıflandırmasında belirttiği üzere, nasıl ki geleneksel, karizmatik ve yasal/ussal otorite tarihsel bir evrime işaret etmiyor ve her dönemde bir arada bulunabiliyorsa, inanca dayalı meşruiyet ile koşullu kabule dayalı meşruiyet de bir arada bulunabilmektedir. Burada bir konu önemlidir. İnsanların bilgiye erişimi ne kadar kolaylaşsa da bunun iradi bir eylem olduğu gerçeği ortada dururken, insanların genellikle bilgisizliğin rahatını (!), bilmenin sorumluluğuna tercih ettiği de inanca dayanan meşruiyetin dayanaklarından biri olarak kabul edilebilir.

         Günümüzde siyasal iktidar, devlet adını verdiğimiz siyasal örgütlenmeyi belirli koşullarda, belirli bir süre yönetme gücünü elinde bulunduran yapıyı ifade eder. Siyasal iktidarlar, devleti yönetirken kendilerini iktidara getiren ideolojik      düşüncenin sorunlara getirdiği çözüm yolu olarak kamu politikalarının oluşturulması ve uygulanması süreçlerini yönetirler. Ancak iktidarların bu politikaları tek başına oluşturduğunu söylemek çok dar bir bakış açısı olacaktır. Toplumsal yapının karmaşıklığı dikkate alındığında bu süreçlere etki eden birçok olgu ve olaydan söz etmek mümkündür. Örgütlü sivil toplum bu sürecin en önemli aktörlerinden biridir. Üniversiteler, meslek örgütleri gibi birçok diğer aktörleri de sayabiliriz. Ancak ne var ki, bazen siyasal iktidarlar, işletilmesi gereken süreci yok sayıp, kısa sürede kafalarının ardındaki ideolojik arka planı yansıtan bir düzenlemeyi gündeme getirip, tartışılmasına fırsat bile vermeden yasalaştırabilir. Bu durum normal koşullarda bir meşruiyet sorunu yaratır. Ama eğer meşruiyet koşullu kabul ile inancın arasındaki çizginin silikleştiği gri alandan doğuyorsa, toplumun oldukça büyük bir kesiminin memnuniyetsizliğine rağmen siyasal iktidarın iradesi egemen olur. Burada artık yasaların "önemi" yoktur. Çünkü iktidar meşruiyetini inanç üzerinden temellendirmeye başlamıştır. Bunun yanında meşruiyeti sorgulayanlara karşı siyasal örgütlenmenin bütün gücü ve yapısı hem zorlayıcı hem de ikna edici bir unsur olarak ortaya konmaya çalışılır. İktidar bir taraftan da kendi meşruiyetinin temeli olarak gördüğü inancı güçlendirici tedbirler almayı ihmal etmez. Bu durum kamu politikalarına da yansır. Bilgi değersizleşir, tartışma zemini bilim dışı bir alana kayar ve buradan sonra kimin doğru söylediği anlamını yitirir.   

         Buraya kadar olan bölümde iktidar gücünün yapısını ve meşruiyetini nereden aldığını anlatmaya çalıştım. Siyasal bir örgüt olan devlet karşısında sivil toplumun çıkarlarının korunması ancak örgütlü bir sivil toplum yapısı ile mümkündür. Sivil toplum örgütleri kamu politikası süreçlerinin doğru ve toplum yararına işletildiği durumlarda farklı açılardan yaklaşarak kamu politikasının kamu yararı gözetilerek oluşturulmasına destek ve yardımcı olurlar. Burada sivil toplum örgütlerinin yönetimi de mikro düzeyde yukarıda anlatmaya çalıştığım iktidar ve meşruiyet kavramlarından bağışık ele alınamaz. Çünkü yönetim felsefesi açısından bu mümkün değildir. Ancak sivil toplum örgütleri üzerine bir başka yazıda daha ayrıntılı durmak üzere, konuyu burada sınırlandırıyorum.

         Bundan beş bin yıl önce, Sümer efsanelerinde evreni yaratan tanrılar "An" ve "Enlil" olarak adlandırılır. Bir gün çok çalışan genç tanrılar Enlil'e isyan noktasına gelir. Çözüm ağır işleri yapacak insanoğlunun yaratılmasıdır. Şimdi bu mitolojik hikayeyi biraz tersten okuyalım. Her zaman ağır işleri yapacak birilerine ihtiyaç vardır. Mesele bu çalışanların hangi tanrıyı yarattığındadır. Son söz olarak hayatın başkalarının egolarını beslemek için heba edilemeyecek kadar değerli olduğunu belirtmek isterim. Düşünmeye sevk edebildiğim her insan, benim mutluluğumun sebebidir...  

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

ozkanleblebici@gmail.com

31 Ocak 2021 Pazar

 

POLİTİKA ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

       Sevgili dostlar öyle zamanlar vardır ki, insan bütün çevresinde olan biteni anlamakta zorluk yaşar. Temel sorun bütün kavramların birbirine karışması ve olayların sistematik olarak incelenmesinin zorlaşması olarak kabul edilebilir. Bu durum ya değerlendirmenin bilgi eksikliği nedeniyle yetersiz kalmasından, yada dışarıdan bir etki ile sizin doğru ve yeterli bilgiye erişiminizin engellenmesinden kaynaklanabilir. Demokrasinin var olmasının en önemli koşullarından birinin "alternatif enformasyon" olmasının sebebi, halkın kendini yönetebilmesi için doğru ve yeterli bilgiye ulaşabilmesi amacıyla farklı bilgi kaynaklarına erişiminin mümkün olması gerekliliğidir. Bu yazımı, alternatif enformasyona yardımcı olmak ve insanların olan biteni değerlendirebilmesi için onlara farklı bir bakış açısı sunmak amacıyla yazıyorum.

     Politika kelimesinin İngilizcede iki farklı karşılığı bulunmaktadır. Bunlardan "politics" bizim siyaset olarak bildiğimiz alanın karşılığıdır. "Policy" kelimesi ise, hükümetlerin en üst siyasal yapı olarak kabul edilen devleti yönetirken izledikleri yolu tanımlamak için kullanılır. Bu yazıdaki politika kelimesi, ikinci belirttiğim anlamında kullanılmıştır. Bu konuda benim en beğendiğim tanım, Easton tarafından yapılan "politika, değerlerin otoriter tahsisidir" tanımıdır. Gerçekten de hükümetlerin politikaları, ülkede yaratılan bütün değerlerin paylaşımını belirler. Hükümetlerin yaptıkları bütün düzenlemeler, yasama organı tarafından çıkarılan yasalar, politikanın vücut bulmuş halidir. Örneğin bütçe kanunu çok somut bir politika dokümanıdır. Kamu kaynaklarının topluma ne şekilde dağıtılacağını belirler. SUT (Sağlıkta Uygulama Tebliği) bir politika dokümanıdır. Kısacası hukuki norm haline gelen her şey, politika dokümanıdır. Ancak kamu politikasını sadece hukuki normlar açısından ele almak, o normların oluşmasında arka planda kalan devasa bir süreci görmezden gelmek demektir. Bu sürecin içerisinde bütün bir toplumsal yaşam vardır. Yani ortaya çıkan sorunların "politika malzemesi yapılması" söylemi şöyle dursun, bu sorunlar politikanın gerçek malzemesidir. Sorunlara bu açıdan bakılabildiğinde, siyaseten söylenen sözler etkisini yitirmeye başlar. Gerçek bütün çıplaklığıyla uyuyanların suratına çarpar.

     Hükümetler kamu politikasının belirlenmesinde karar noktasında yer alırlar. Bu nedenle her siyasi parti iktidara geldiğinde sorunlara ve dünyaya bakışı doğrultusunda kendi ürettiği politikaları uygulamaya çalışır. Kamu kurumları ve kuruluşları, bu politikaların uygulayıcısı konumundadır ve doğrudan politika belirleme yetkileri bulunmamaktadır. Örneğin SSK'nın başına atanan bir yönetici tarafından batırılması mümkün değildir. En fazla söz konusu yönetici usulsüzlük yada yolsuzluk yaparak kurumu zarara uğratabilir ki, bunlar denetimde ortaya çıktığında yasal karşılığı olur. Bu iddiaların ortaya atılması bilgisizlikten kaynaklanmamaktadır. Oldukça başarılı bir iletişim stratejisinin ürünü olduğu söylenebilir. Diğer bir ifadeyle halkın anlayabileceği bir dille, yaratılmak istenen algı yaratılmaktadır. Kimileri bunu başarısız bulabilir. Bir şeyi doğru bulmakla başarılı bulmak farklı şeylerdir. Yani iletişim stratejisinin başarılı olduğunu söylemek, o stratejiyi uygulayanları doğru bulmakla aynı şey değildir. Ülkemizdeki tartışma açısından bakıldığında muhalefetin bu teknik detayı yeteri kadar iletişim stratejisine yansıtamadığı görülmektedir. Yaratılan algının siyaset bilimi açısından en önemli etkisi, iktidar partisinin kendi tabanını konsolide etmesi olarak ortaya çıkmaktadır.

         Kamu politikası oluşturulurken, bir hazırlık süreci vardır. Bu süreçte yaşananlar, halkı (kamuoyunu) uygulanacak politikaları kabul etmeye hazırlamak için gerekli koşulların oluşturulmasına yöneliktir. Örneğin özelleştirmelerin bir kamu politikası olarak uygulanabilmesi, yapılanların kamuoyu önünde rasyonel olarak algılanması için bir dizi uygulamayı gerektirmektedir. Kamunun verimsizliğinin kanıtı olarak öncelikle kurum zarar ettirilir. Bunun için kurumun personel politikası siyasetin etki alanı içerisine alınır. Gerekli makine teçhizat yenilemeleri için ödenek çıkarılmaz ve sonuçta kurum zarar eder. Gerekli algı ortamı oluşturulduktan sonra siyasi iktidarın yakın çevresindeki sermaye grupları kamunun mallarına gerçek değerinin çok altında fiyatlarla sahip olurlar. Özelleştirmenin bir kamu politikası olarak neden ve nasıl gündeme geldiğini başka bir yazıda ele almak üzere bir başka örnek verelim.

         Siyasi iktidarların geleceğini halkın nezdinde en çok etkileyen konulardan biri de sağlık politikalarıdır. 2004 yılında "Sağlıkta Dönüşüm Programı" adıyla uygulamaya konan politika değişimi, temel olarak sağlık alanında piyasa koşullarının egemen olduğu bir sistemin kurulmasını hedefleyen bir politika sürecinin parçasıydı. Hazırlık sürecinde ortaya konan argümanlardan en bilineni, SSK hastaneleri önünde oluşan kuyruklardı. Oysa bir kamu hizmeti olarak sağlık hizmetinin sunumunda iki şey önemlidir. Bunlar, sunulan hizmetin niteliği ve niceliği olgularıdır. Nitelik olarak SSK hastanelerinin sağlık hizmeti sunumunda doğru örnek olduğunu savunan, bu hastanelerde görev yapmış birçok sağlık çalışanı mevcuttur. Bu durumda politika olarak beklenen, nitelik olarak iyi olan bu kamu hizmetinin nicelik olarak geliştirilmesidir. Oysa kötü örnek olarak gösterilip, yerine kamunun kaynaklarını eriten bir politika tercih edilmiştir. Sağlıkta dönüşüm programının uygulanmaya başlanmasından on yıl sonra, sağlık harcamalarının bütçedeki ağırlığı beş katına çıkarken, alınan hizmetin niteliğinde ciddi bozulmalar meydana gelmiştir. Sadece SUT konusundaki değişiklikleri izleyerek bile hizmetin kalitesinin nereden nereye geldiğini anlamak mümkündür. Birçok önemli ilacın ödeme kapsamı dışında tutulmasının kamu hizmeti açısından ne ifade ettiğini sorgulamak gerekmektedir. Elbette hizmetin niteliğinden "şehir hastaneleri" gibi modern tarzda yapılmış binaları ve kırmızı halı döşeli koridorları anlayan insanlar için doğru olanı anlatmaya burada yazacaklarımız yeterli olmayacaktır. Sadece görünenle gerçeklik arasındaki bağın sorgulanmasında olaylara kamu politikası boyutundan bakmayı etkili bir araç olarak tavsiye ediyorum.

         Kamu politikası, siyasi iktidarın yönetim enstrümanıdır. Etrafımızda olan biten her şeyin bir kamu politikası tercihinden kaynaklı olduğunu anladığımızda, bu bilinci siyasi tercihlerimize yansıttığımızda sorumlu bir vatandaş olarak ülkemizin geleceği için daha tutarlı davrandığımızı düşünebiliriz. Aksi halde sloganlarla bağırarak taraftarlığını yaptığımız siyasi hareketin otoriter olarak tahsis ettiği değerlerden payımıza düşeni bekleyerek bir ömrü boşa harcamamızın suçunu kimseye yüklemenin anlamı olmayacaktır.

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

11 Nisan 2020 Cumartesi


KRİZ VE SONRASI
            Sevgili dostlar, önceki yazılarımda pandemi kaynaklı krizin küresel ve ulusal düzeydeki etkilerini tartışmıştım. Bugün krizin küresel düzeyde yarattığı ekonomik ve sosyal sorunları bir kenarda tutarak, ulusal düzeydeki tartışmalara odaklanmak istiyorum. Bütün dünyada vak'a sayıları, ölüm rakamları ve aşı çalışmaları en önemli gündem maddeleri olurken, kriz sonrasında yaşanacak siyasal değişimler, toplumsal ve bireysel tercihlerde yaşanacak dönüşümler gibi önemli konular az da olsa gündemde kendisine yer bulabiliyor. Oysa bir süre sonra, afet yönetiminin en önemli safhalarından olan afet sonrası döneme ilişkin iyileştirme ve zarar azaltma safhalarının, birçok ülke açısından yeni siyasal ve toplumsal düzen içerisindeki konumları üzerinde belirleyici olacağını bilmek ve bu süreçlerin yönetimini şimdiden planlamak, siyasal iktidarlar için bir tercih olmaktan çok zorunluluk olarak algılanmalıdır.
            Salgın hastalıklar, afet yönetim sürecine uygun olarak yönetilmesi gereken krizleri doğuran afetlerden biri olarak kabul edilmektedir. Afetlerin etkileri değerlendirildiğinde, kriz yönetiminin nesnesi olan birincil etkiler, bütün sürecin yönetimi içerisinde nispeten az yer tutar. Kriz yönetim sürecinde kısmen ikincil etkiler dediğimiz, birincil etkilere bağlı olarak ortaya çıkan etkiler de görülür. Bu süreçte siyasal iktidarların başarısı, afet etki matrisi ile belirlenen ikincil ve müteakip etkilerin ne kadar planlandığı, buna ilişkin ihtimalat planlarının ne kadar hazır olduğu ve sürecin lojistik desteği konusunda hangi hazırlıkların yapıldığı ile yakından ilgilidir. Krizlerin en önemli özelliği, koşulların hızla değişmesi ve bu hızla değişen koşullara yönelik sür'atli tepki verilebilmesi gerekliliğidir. Her krizin yönetimi, kaçınılmaz olarak siyasal iktidarlar açısından yönetme sorumluluğu gerektirir. Yani kriz anında yönetmekten sorumlu olan kişi ve kurumlar, bu sorumluluklarını devredemezler, yapılan hataların siyasal sorumluluğundan kaçınamazlar. Bunun yanında, kriz yönetiminde yönetim bilimi açısından hiç tercih edilmemesi gereken hareket tarzları vardır. Bunlardan biri, krizin halk üzerinde yarattığı algıları yönetmeye odaklanıp, birincil sorunları algı yönetimi üzerinden tanımlama girişimidir. Yani siyasal iktidar, kendi iktidarının halk üzerindeki algısını yönetmeyi,   krizin toplum üzerindeki etkilerini yönetmekten daha fazla dikkate alır. Çünkü siyasal iktidarların birçoğu, krizleri yönetmekteki başarısızlıklar sonrasında siyaset tarihinin tozlu sayfaları arasına gömülür. Bu yaklaşım, kriz yönetimindeki karmaşıklık düzeyinin kontrol dışına çıkmasına neden olabileceğinden, çok olumsuz sonuçlar doğurabilir. Ortaya çıkan olumsuz sonuçlar, devlet aygıtını yönetme sorumluluğunu almış siyasal iktidarı, daha baskıcı ve şeffaf olmayan bir yönetim anlayışına doğru itebilir. Kriz dönemi sonrasında ise, bu baskıcı yönetim pratiği, siyasal iktidarları bir güç sarhoşluğuna iter. Sonrasında demokratik toplumsal kazanımlar ortadan kalkabilir ve siyasal iktidar kendi devamlılığını, devlet aygıtının bir baskı unsuruna dönüştürülmesi ile yeniden tanımlanması üzerinden sürdürmeye çalışır.
            Kriz döneminde asla yapılmaması gereken bir diğer yaklaşım, yönetimin bütünlüğünü bozucu kararlar vermek ve tercihlerde bulunmaktır. Üniter devlet yapısına sahip ülkelerde yerel yönetimler, siyasal özerkliği olan ayrı bir yapıyı değil, devletin yönetsel bir birimini ifade eder. Anayasamızda 123. Maddede tanımlanan "idarenin bütünlüğü" kavramı devletin üniter yapısına vurgu yapar. Yani bir yerel yönetim biçimi olan belediyeler, zaten devlet adına idari işlem ve eylemlerde bulunan birimlerdir. Oysa siyasi iktidar, bu yapıları devletin bir yönetsel birimi değil de siyasi rakibi olarak görürse, bu devletin üniter yapısına karşı takınılmış bir tutuma denk düşmektedir. Bir belediye aşevi işletiyorsa, vatandaşların yardım için bağış yapmasına ön ayak oluyorsa, bu uygulamalar zaten devlet adına yapılan uygulamalardır. Bunlara engel olmak ise, Anayasanın temel dayanağı olan üniter devlet yapısına yönelmiş bir anlayışı temsil etmektedir. Yani belediyenin siyasi özerkliğe sahip bir birim gibi davrandığı iddia edilmektedir. Bu yaklaşım elbette Anayasanın ruhuna tamamen aykırı bir tutumdur. Belediyenin yardım faaliyetlerinin "devlet içinde devlet olmaz" denilerek engellenmesi ise idarenin bütünlüğü ilkesini bilmeden yapılan bir söylem gibi görünmektedir. Hele ki, aşevlerinin faaliyetlerinin engellenmesi, yine Anayasanın 126. Maddesinde belirlenen "yerel halkın yerel ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu" belediyenin görevlerine alenen müdahale anlamını taşımaktadır. İşin vicdani boyutunda ise, bir insanlık dramı oluşmaktadır. "Aşevinden kimler yemek yer?" sorusuna verilebilecek cevabı olan, bu dramın nereden kaynaklandığının da cevabını verebilecektir.
            Kriz sonrasına baktığımızda, önümüzdeki dönemde karşımızda büyüyen sorunlar silsilesinin en temel bölümünü işsizlik sorunu oluşturmaktadır. Hizmet sektöründe çalışan birçok insan, bu krizle birlikte işini kaybetmeye başlamıştır ve bu trendin kriz bittikten sonra kısa sürede tersine dönemeyeceği bilinmektedir. Kamu politikası kamusal sorunları çözmek için sürdürülen yönetsel bir süreçtir. Yaşanan ve yaşanacak olan işsizlik sorunu da çok büyük bir kamusal sorunun daha da büyük toplumsal sorunlara dönüşme ihtimalini içinde barındırmaktadır. Bu soruna karşı politika üretmek için siyasal iktidarın varlığını değil, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü önceleyen bir yaklaşım sergilenmediği taktirde, çok acı sonuçlarla karşılaşmamız muhtemeldir. Bütün dünyada büyüme tahminlerinin yaklaşık 5-6 puan düşürüldüğü bir ortamda, "yüzde beş büyüme hedefimizi muhafaza ediyoruz" demek en hafif ifadeyle halkın zeka seviyesi ile alay etmektir. Böyle bir zihniyetle hareket eden bir siyasal iktidarın, böylesine önemli sorunlar karşısında yönetme sorumluluğunun bilincinde olduğunu düşünmek gerçekten çok zordur.
            Bu krizin öğrettiği ya da öğrettiğini umduğumuz iki önemli sorun alanı daha mevcuttur. Kriz sonrası dönemde bunların da politika süreçlerinin konusu olması gerekmektedir. Bunlardan biri sağlık politikalarını, diğeri tarım politikalarını ilgilendirmektedir. Tarım politikalarını daha sonraki bir yazının konusu olarak kenara bırakırken, sıcak gündemimiz olan sağlık sistemini siyasi ikbal hırsını bir kenara bırakarak dikkate almadığımız ve halkın menfaatlerini esas alan bir sağlık politikası üretmediğimiz taktirde, bir sonraki sorunda ülke güvenlik riskleriyle de karşı karşıya kalabilecektir. Bu konuda en büyük sorumluluk, yönetme sorumluluğunu üzerine almış olan siyasal iktidara düşmektedir. Ancak yaşadığımız krizde bile, bilim kurulu içerisine bilimle ilgisi olmayan insanların yerleştirildiği bir ortamda bunun nasıl gerçekleştirilebileceği sorusu cevapsız kalmaktadır. Günümüzde yaşadığımız krize, birinci basamak hizmetlerini ikinci sıraya alıp, hastane temelli bir sağlık sistemi ile yakalanmış olan ülkemizin ödediği ve ödeyeceği  bedel, olması gerekenin üzerinde olacaktır. Şehir hastaneleri için verilen hasta garantilerinin kamu bütçesine getireceği yükün yeni oluşturulacak sağlık politikasında dikkate alınması en büyük dileğimizdir. Ama eğer birileri bu sistemin çok iyi olduğunu düşünüyorsa, o zaman geçmiş olsun demek dışında bir seçenek kalmamaktadır.
            Ahde vefa ve vicdan duygusu olmayan bireylerin oluşturduğu, akla ve bilime değer vermeyen bir topluma dönüşmenin bedeli, bilimde ilerlemiş toplumların arkasından ibretle ve gıptayla bakmaktır. Zaman ayrışma değil, bütünleşme zamanıdır. Bunu sağlamak için de siyasal iktidara çok önemli bir sorumluluk düşmektedir. Dileğimiz, kriz sonrasında siyasal iktidarın sorumluluğunun bilincinde olmasıdır.  
            Sevgilerimle...

26 Mart 2020 Perşembe


PANDEMİ KRİZİ VE TÜRKİYE ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
         Sevgili dostlar, önceki yazılarımda küresel krizi ve etkilerini yorumlamaya çalışmıştım. Bu defa krizin öncesi ve sonrası üzerine ülkemizin durumunu içeren bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Buna geçmeden önce krizler hakkında kısa bir bilgi vererek başlayalım. Krizler, normal yönetim süreçlerinin yetersiz kaldığı, karmaşıklığın çok yüksek olduğu, acil karar alma mekanizmalarının devreye girdiği olağanüstü durumlardır. Krizlerin en karakteristik özelliği, durumun çok hızlı değişmesi ve buna uygun yönetim esnekliğinin gerekliliğidir. Bu nedenle kriz durumlarında ilgili uzmanlardan kurulu bir kriz masası kurulması gerekmektedir. Ancak bunlardan daha önemli olan bir konu var ki; kamu yönetiminin krizi yaratan koşulların gelişimini önceden öngörüp, bu konuda hazırlanmış ihtimalat planı (contingency plan) çerçevesinde gerekli tedbirleri alması ve krizin yönetilemez boyuta evrilmesine engel olmasıdır. Çünkü kriz, eğer başlangıçta gerekli tedbirler alınmamışsa, çok büyük ihtimalle yönetilmesi çok zor bir durumu yaratır.
        Krizlerin kamu politikası ile çok yakından ilgisi vardır. Aslında hayatımızda var olan bütün kamusal sorunlar kamu politikasının nesnesidir. Çünkü kamu politikası, kamusal olan bir sorunun tespiti ile başlayan bir süreçtir. Günümüzde sağlık politikası bağlamında baktığımızda, 1961 yılında çıkarılan 224 Sayılı Sağlığın Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun çerçevesinde kurulan ve birinci basamak sağlık hizmetlerini sistemin temeline koyan anlayış terk edilmiştir. Şehir hastanelerin yapımı ise, bu politika değişikliğin en somut politika çıktısı olmuştur. Bu hastanelerin yapımı ve işletilmesinin sağlık politikası dışında kalan kısmını bir başka yazımda ele almak üzere bir kenara bırakıyorum. Sağlıkta Dönüşüm Programı olarak 2003 yılından itibaren başlayan bu süreç, Dünya Bankası kredileriyle desteklenmiş ve neo-liberal politikalara uygun olarak hayata geçirilmiştir. İkinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetlerini sağlık politikasının temeline alan bu dönüşüm, doğal olarak sağlık harcamalarında çok büyük artışlara yol açmıştır. Bunun yanında sağlık hizmetinin sunumunda nicelik olarak bir düzelme olmakla birlikte nitelik olarak durumun daha iyiye gittiğini söylemek zordur. Bu süreçte daha çok dünya ilaç kartelleri, tıbbi cihaz üreticileri ve ulusal düzeyde özel hastane sahipleri ile müteahhitler kârlı çıkmıştır. Her neo-liberal politikanın sonuçları gibi, nitelikli sağlık personeli de bu sürecin sonunda, faktör piyasalarının bir dalı olan emek piyasasında itibarsız ve ikame edilebilir bir konumda yeniden tanımlanmış yerlerini almışlardır. Burada söylediklerimi destekleyecek tarihsel rakamların mevcut olduğunun da bilinmesini isterim.
        Şimdi önceki paragrafın başında belirttiğimiz kamu politikasına dönelim. Kamu politikası sürecinin başlangıcı sorunun tespitidir. Bu aynı zamanda politika belirleme sürecinde karar organı durumunda olan siyasal iktidarın belirleyici olduğu bir aşamadır. Çünkü siyasal iktidar herhangi bir kamusal sorunu "sorun" olarak tanımlamıyor ise, o soruna yönelik herhangi bir politika üretme gereği duymayacaktır. Kriz durumları kamusal bir sorun mudur? Bu soruya hayır cevabı verenlerin yazının devamını okumasına gerek bulunmamaktadır. Ne tür olaylardan dolayı ne tür krizler yaşanabileceği ise, günümüzde müneccimlere gerek kalmadan bilinebilecek bir konudur. O halde, krizlere hazırlık olarak politika üretilmesi, tartışma götürmeyen bir şekilde bir siyasi iktidar sorumluluğu olarak tanımlanabilir. Şimdi buradan mevcut duruma ilişkin değerlendirmelere geçebiliriz.
           
            Kriz durumlarında ulusal düzeyde yapılanları değerlendirebilmek için, diğer ülkelerin uygulamaları ile karşılaştırmalı bir yaklaşım uygun olabilir. Elbette bu karşılaştırmada, ülkelerin ekonomik ve askeri gücü ile siyasal sistemlerinin gücü de dikkate alınması gereken hususlardır. Yani karşılaştırma yaparken, ekonomik gücü yeterli olmayan bir ülkeden ABD, Almanya ya da Fransa gibi bir tepki beklemek haksızlık olabilir. Ancak karşılaştırdığımız kamu yönetiminin reaksiyonu ise, bu kesinlikle karşılaştırılabilir bir konudur ve bir çok yanlış uygulamanın açığa çıkarılmasına fayda sağlayabilir.
            Sağlık politikası açısından bakıldığında, sağlıkta dönüşüm programı, yaşadığımız pandemi krizine yakalanmamız öncesinde talihsiz bir politik tercih olmuştur diyebiliriz. Bunun nedeni, sağlık hizmetlerindeki basamakların ve sevk zincirinin fiiliyatta geçerliliğini yitirmiş olmasıdır. Dolayısıyla halk sağlığı, sağlık politikalarında geri plana itilmiş, özel sektörün sağlık sektöründe daha fazla yer alması için her türlü kolaylık sağlanmış ve sağlık harcamaları büyük oranda artmıştır, (Sağlıkta Dönüşüm Programının başlangıcından itibaren bu artış 10 yıllık süreçte beş kat kadardır). Bu kriz döneminde ihtiyaç duyulan kamusal tesislerin kapatılmış ya da işlevsiz hale getirilmiş olması basit bir "öngörüsüzlük" olarak adlandırılamaz. Bunların hepsinin bir siyasi ve hukuki karşılığı olmalıdır ancak bunlar farklı bir tartışma konusudur. Soruna daha yakın dönemden bakarak daha isabetli bir değerlendirme yapmamız mümkün olabilir.
            Pandemi ilan edilene kadar yaşanan süreçte, salgın aşama aşama küresel bir krize dönüşürken, gerekli tedbirler alınmakta geç kalınmıştır. 2020 Yılı Ocak ayından itibaren ulusal düzeydeki tıbbi malzeme stokları kontrol altına alınmamış ve son ana kadar bir ihracat yasağı uygulanmamıştır. Bütün ülkeler bu anlamda kendi ihtiyaçlarına göre ciddi ticaret sınırlamaları getirirken, Türkiye bu aşamada çok geç kalmıştır. Toptancıda tanesi 20 kuruş olan maskenin fiyatı 5 TL'ye çıkmıştır. Sağlık çalışanlarının bu krizle cephede karşılaşacağı bilinmesine rağmen, gerekli ekipman ve test kitleri uzun süre tedarik edilememiştir. Etil alkol üretiminin ne kadar önemli olduğu, bu alanda uygulanan politikaların bir kez daha değerlendirilmesi gereği de ortaya çıkmıştır. Umre ziyaretine izin verilmesi ve dönenlerden sadece 6 bin kadarının karantinaya alınabilmiş olması bilimle izahı mümkün olmayan bir konudur. Bunun yanında karantinaya alınanların öğrenci yurtlarına yerleştirilmesi, öğrencilerin bir gece aniden sokağa atılması, bu konuda ihtimalat planlarının bulunmadığını,yani krize hazır olunmadığını göstermiştir. Elbette radikal olarak alınan ve isabetli olan uygulamalar da vardır. Okulların kapatılması bunlardan biridir. Ancak diğer tedbirlerin alınmasında aynı radikal tutum gösterilememiş ve hastalığın yayılmasının engellenmesinde yetersiz kalınmıştır. Şehir hastaneleri bu aşamada, önceki sistemdeki farklı hastaneleri bir araya toplaması nedeniyle çok talihsiz bir politik tercih olduğunu göstermiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Şimdi konunun bir farklı boyutuna bakabiliriz.
            Yaklaşık 15-20 yıllık süreçte, ilaç sektörü, büyük oranda yabancı firmaların eline geçmiştir. Uygulanan tarım politikaları nedeniyle bir çok üründe ihracatçı olan bir ülke olarak Türkiye, ithalatçı konuma düşmüştür. Dünyada birçok ülke, gıda ürünlerinde  ticaret kısıtlamalarına gitmektedir. Bunun anlamı, bugüne kadar uygulanan tarım politikalarının sonuçlarını olumsuz şekilde yaşama ihtimalimizin giderek artmasıdır. Buraya kadar ifade ettiklerimizden, siyasi iktidarların politika tercihlerinin, temelde uygulanan neo-liberal politikaların sorgulanmasını gerektirecek bir zafiyet yarattığı sonucunu çıkarmak mümkündür. Ancak daha fazla üzerinde durulması gereken bir konu vardır ki, halk kitlelerinin geleceğe ilişkin umutlarını olumsuz etkilemektedir. Türkiye'de krizin siyasi iktidar tarafından yeteri kadar algılanamamış olması ihtimali, alınacak kararların meşruiyetinin sorgulanacağı bir süreci doğurmuştur. Bu ihtimali kuvvetlendiren görüntü ise, kriz yönetimi yerine algı yönetiminin daha ağır bastığı izleniminin oluşmasıdır. Anayasa değişikliği ile oluşturulan yeni sistemin krizlere karşı büyük zafiyet yarattığını düşünen bir kişi olarak,  ülkenin bu süreçte acilen bilim ve akılı ön planda tutan bir yönetim anlayışına geçmesinin bir ihtiyaç değil zorunluluk olduğunu değerlendiriyorum. Böyle bir ortamda dualardan medet ummak, Kanal İstanbul gibi bir projenin ihalesini halka rağmen yapmak, mevcut durumda akıl ve bilimin ülke yönetiminde egemen olmadığını gösteren uygulamalar olarak görünmektedir. Bu ülke için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır bir insan olarak, son yaptığım değerlendirmelerde yanıldığımı görmek en büyük arzumdur.
            Sevgilerimle...

Özkan LEBLEBİCİ

18 Mart 2020 Çarşamba


PANDEMİ VE KÜRESEL BİR DEĞERLENDİRME
            Sevgili dostlar, Çinlilerin bir bedduası varmış. Kızdıkları insanlar için "Tuhaf zamanlarda yaşayasın" derlermiş. Bize kim kızdı bilmiyorum ama bundan daha tuhaf zamanlarda yaşamanın kaderimiz olmamasını umuyorum. Dünyada Dünya Sağlık Örgütü tarafından ilan edilmiş bir pandemi yaşanıyor. Üç ay gibi kısa bir sürede, önce ulusal düzeyde başlayan sonrasında uluslararası düzeyde tedbirler alınmasını gerekli kılan bir salgın hastalık, dünyanın bütün sistemini baştan aşağıya sarsmaya başladı. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, dünya bu salgından sonra asla "eski dünya" olmayacak. Çünkü ulusal ve küresel sistemin üzerine kurulduğu bütün arz-talep, üretim ve tüketim kalıpları mevcut paradigmanın kaldıramayacağı bir noktaya sürüklenmektedir. Aslında bunun ayak sesleri çok önceden duyulmaya başlanmıştı. Belki de bu pandemi, yaşanan sürecin beklenmeyen ölçüde hızlanmasını sağladı. Biraz geriye gidelim.
             Fransa'da bir yıldan fazla süredir devam eden "Sarı Yelekliler" eylemlerini hatırlayın. Göstericilerin eylemleri, temel bireysel hakların ve sosyal güvenliğin gerektiği gibi sağlanması taleplerini dile getirerek başlamıştı. Herkes eylemlerin birkaç ay içinde sönümleneceğini bekliyordu ama beklenmeyen oldu. Hükumet küçük tavizler vermesine rağmen gösterileri tamamen engelleyemedi. Burada temel etken, sebebin yeterince algılanamamış olmasıydı. Küresel sistemin ürettiği eşitsiz ilişkilerin ve yarattığı adaletsizliğin önce çevre ülkelerde ortaya çıkması bekleniyordu. Ama Fransa bir merkez ülke olarak böyle bir eylem düzeyi için oldukça uç bir noktaydı. Aslında çevre ülkelerde tepkiler yok değildi ama küresel hegemonya, bu çığılıkları farklı ve yetersiz düzeyde ele alıyordu. Neo-liberal dönem olarak adlandırılan 1980 sonrası süreçte, kapitalizm (dolayısıyla küresel sermaye) kendisini hiç olmadığı kadar güçlü hissediyordu. Bu gücünü de küresel bir hegemonyanın devamı açısından oldukça etkili biçimde kullanıyordu. Bu sayede Fransa'da ortaya çıkan ve beklenenden uzun süren olaylar, kısmen başka ülkelere yayılsa da yoğun olarak bu ülke gündeminde kaldı. Temel sorun, gelir adaletsizliğiydi ve bu yalnızca Fransa'nın sorunu da değildi. Gerçeğin algılanması için ise, bugün yaşadıklarımızın yaşanması gerekiyordu.
            Gelir adaletsizliği konusunda küresel sermayenin, bu olguyu kapitalizmin devamı için gerçek bir risk unsuru olarak gördüğü, özellikle Birleşmiş Milletler tarafından tanımlanan "Bin Yıl Hedefleri" olarak tanımlanan hedeflerden de algılanabilmektedir. 2000'li yıllarda birçok uluslararası kuruluş tarafından, sürdürülebilirlik (!) açısından farklı boyutlarda risk olarak tanımlanan gelir adaletsizliği, yaşadığımız küresel pandemi ile, üst düzey örgütlerin toplantılarında ve raporlarında dile getirilen bir sorun olmanın çok ötesine geçmiştir. Düşük gelir gurubundaki kitlelerin sağlıksız ve yetersiz beslenme koşullarının, sadece onların sorunu olmaktan çıktığı bir dönemi yaşamaya başladık. Aslında her afet sonrasında bu afetten etkilenen kesim yoğun olarak düşük gelir gurubundaki insanlar olurken, bu defa farklı bir şey oldu. İnsanlar aralarındaki sınırları belirleyen çizgilerin, ülke sınırlarının, şehirlerin, semtlerin, caddelerin, binaların, duvarların, tel örgülerin ya da paranın belirlediği çizgiler olmadığını görmeye başladılar. Gerçek çizgi yaşamla ölüm arasında evrensel bir çizgiydi. Bu gerçek aynı zamanda şunu ortaya koyuyordu. Herkes güvende değilse, kimse güvende değildi. Eşitsiz mübadele ilişkileri üzerine kurulu bir sistem olarak kapitalizmin zayıf noktası, küçücük canlıların neler yapabileceğini kestirememiş olmasıydı.
            Pandemi ilanı ile birlikte gerçekleşen olaylar dizisini bu açıdan ele alabiliriz. Borsalar çöktü,petrol fiyatları tarihisel düşük seviyelere gelirken, yükselmesi beklenen altın da düştü. İnsanlar artık sistemi ayakta tutan kolonlara güvenmiyor ve likit kalmayı tercih ediyordu. Her zaman türev ürünlerle insanlara bir kaçış yolu öneren sistem, artık çıkış yolunun kalmadığını kendisi de görüyordu. Ülkeler ardı ardına parasal genişleme önlemleri açıklamaya başladılar. Aslında yaşananlar, 1929 krizine oldukça benziyordu. Pandemi nedeniyle bir talep şoku yaşanmış ve sistem durma noktasına gelmişti. Keynes'in ruhu küresel ekonominin üzerinde geziyordu. Ama öncekinden farkı, bu defa insanların yaşamla ölüm arasında kalması nedeniyle talepte uzun dönemli bir daralma beklentisiydi. İşte bütün sistemi allak bullak eden de buydu. Alınan önlemlerde düşük gelir gurubunun ağzına bir parmak bal çalma çabasını, sistemi ayakta tutabilme hayalinin talihsiz bir yansıması olarak görmek mümkündür.
            Bundan sonra olabilecekler tahmin etmek konusunda sistemden beslenen kitlenin umut pompalama gayretlerini yaşanan krizin kısa dönemli etkileri açısından ele alırsak, saygı duymamak mümkün değildir. Ancak uzun dönemde artık farklı bir dünyaya doğru evrildiğimizi kabul etmeliyiz. Marx tarafından tanımlanan beşli şemada kapitalizmin bir sonraki aşaması sosyalizm olarak bekleniyordu. Gerçekten bu olur mu bilemiyorum. Bunu -izm'lerden bağımsız olarak görmek gerekirse, dünya kapitalizmin yarattığı olumsuzlukları gördüğü için değişmek zorundadır. Bunun ilk işaretleri, pandemi ilanından sonra merkez ülkelerde meydana gelen  devletleştirme girişimleridir. Bireyler açısından bakacak olursak, tarihsel düzeyde devleti ortaya çıkaran koşullar, artık ona farklı işlevler yüklemektedir. Ve devlet dediğimiz politik örgütlenme, artık vatandaşına kulak vermek zorundadır.
                   Bundan sonra artık talep kalıplarının değişmesini öngörmek zor değil. Asıl önemli olan, insanın insan olduğunu hatırlamasıdır. Duygularını bile bir meta olarak tüketen insanlardan, artık duygularının farkında olan bir topluma evrilmemiz sürpriz olmamalıdır. Bir alıntıyla sözlerime son vermek istiyorum. Önemli olan ne kadar çok şeye sahip olduğumuz değil, ne kadar az şeye ihtiyacımız olduğudur. Buna bir ilave olarak şunu da söylemek mümkündür; Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey (alıntı)...
            Sevgilerimle...

Özkan LEBLEBİCİ

16 Mart 2020 Pazartesi


DÜNYA NEREYE GİDİYOR?
            Sevgili dostlar, önceki yazımda corona virüsünün kapitalizmin zayıf noktasını tüm çıplaklığıyla ortaya çıkardığını ifade etmeye çalışmıştım. Bunu kısaca açıklamak gerekirse, kapitalizmin en zayıf tarafının aynı zamanda onun üzerine inşa edildiği en güçlü tarafı olduğunu söylemek mümkün. Ekonomiyi tamamen bilinemez kılan temel unsur, birey davranışlarının öngörülemezliğidir. Klasik teoriden bu yana, bireylerin kararlarının ekonomiyi nasıl etkilediği üzerine birçok teori geliştirilmiştir. Ancak bütün teoriler gerçekliğin sadece küçük bir bölümünü açıklama kabiliyetine sahiptir. Yani var olan gerçeklik, hiçbir zaman tamamen bilinemez. Günümüzde Dünya Sağlık Örgütü tarafından ilan edilen pandemi çerçevesinde olayı ele aldığımızda, bunun birçok boyutu olmakla beraber, ekonomi üzerindeki en önemli etkisinin birey davranışlarını öngörülemez düzeye getirmiş olduğunu söylemek mümkün. Bunu en basit şekilde çevremizdeki bir markete giderek insanların alış-veriş davranışlarını gözlemleyerek de doğrulamak mümkündür.  Bir önceki yazımda da belirttiğim üzere, kapitalizm açısından en büyük sorun, geçici olarak piyasaların yaşadığı sarsıntı değil, ilk defa bireylerin davranışlarının ve tüketim alışkanlıklarının sistemin kontrolünün dışına çıkmış olmasıdır. Şimdi bu konuyu açmaya çalışalım.
             Corona virüsünün yayılmaya başlaması şu an için yaklaşık üç aylık bir süreyi doldurdu. İlk olarak dünyada küresel üretim zincirinin merkezi konumunda olan Çin'de üretimin neredeyse durma noktasına gelmesi, iki tür etki yarattı. İlk olarak kısa dönemde siparişlerin karşılanamaması durumu ortaya çıktı. İkinci etki ise, uzun dönemde kamu politikası olarak etkilerini göreceğimiz bir konuydu. Küresel düzeyde zincirin halkalarında ortaya çıkacak bir sorunun sistemi nasıl etkileyebileceği görüldü ve kamu politikası yapıcıları bu sorunu uzun dönemde bertaraf etmeye yönelik çözümlerin neler olabileceğini tartışmaya başladılar. İlk etki kısa dönemde önemli gibi görülse de, ülkeler ardı ardına karantina benzeri önlemler anlamaya başlayınca, ihtiyaç düzeyinde önemini kaybetti. Çünkü artık insanlar uzun zamandır hiç yaşamadıkları bir endişenin gölgesinde tüketim alışkanlıklarını sorgulamaya başladılar. Temel kaygı hayatta kalmak için gerekli olan tüketim ihtiyaçlarının neler olabileceğinin tespitiydi. Eğer sorun bu noktada kalsa, belki kapitalizmin sürekliliği açısından yönetilebilir olduğu düşünülebilirdi. Ancak ikinci etki konunun kamu yönetimleri açısından farklı boyutları olduğunun kabul edilmesine yol açmış görünüyordu. Şimdi burada bir parantez açalım ve tarihsel bir değerlendirmeyi konumuza dahil edelim.
            Kapitalizmin dönemsel olarak yaşadığı krizler vardır. Her kriz, yeni sosyal, ekonomik ve küresel bir sistemin hazırlanmasına yol açacak şekilde kartların yeniden dağıtıldığı olaylara vesile olmuştur. 19. Yüzyıl sonunda yaşanan krizin çıkışı, Birinci Dünya Savaşı sonunda yeni bir sistemin kuruluşuydu. Ancak Versay anlaşmasının Almanya'ya dayattığı ağır koşullar ve yeni kurulan düzenin sürdürülebilirliğinin yeteri kadar öngörülememiş olması, 1929'da ABD'de başlayan küresel bir arz krizinin zeminini hazırlamıştı. Kapitalizmin bu büyük krizinin sonrasında İkinci Dünya Savaşı, kartların yeniden dağıtılmasını sağladı. Yeni dağıtılan kartlarda masada eli kuvvetli olan iki ülke vardı. ABD ve Rusya! Bu iki ülke arasındaki güç dengesi, Avrupa'nın uzun dönemde yeni bir güç unsuru olarak küresel kapitalizmin vazgeçilemez bir unsuru olmasının yolunu açmıştır. 1971 yılında Avrupa'nın Breton Woods sisteminden çıkmasının ardından kartların yeniden dağıtılma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. 1980'lerle başlayan bu dönem, tüm dünyada neo-liberal politikalar olarak adlandırılan, devletin küçültülmesi ve özelleştirmelere ağırlık verilmesi gibi uygulamalar sayesinde yeni bir küresel işbölümü çerçevesinde küresel bir üretim sistemini doğurmuştur. Bu sistem içerisinde gelişmekte olan ülkelerin işlevi, halklarının refahı pahasına küresel sistemin kendilerine biçtiği rolün ötesine geçememiştir. Son olarak 2008 yılında kendini küresel düzeyde hissettiren kriz ise, artık kartların yeniden dağıtılma zamanın geldiğine işaret etmektedir. Birçok iktisatçı, siyaset bilimci ve diğer bilim insanları benzer biçimde küresel çaplı büyük bir savaşın olabilirliği üzerine yazılar yazmışlar, görüş belirtmişlerdir.  Tarihsel yolculuğumuzu burada bitirirken, günümüz üzerinden değerlendirmelerimize devam edelim.
            Corona virüsünün küresel çapta bir krize dönüşmesinin ardından, gerek sosyal medya gerekse diğer alanlarda, bu krizin kontrollü olarak farklı bir sosyal ve ekonomik düzenin kuruluşuna zemin hazırlamak için kullanıldığı yönünde görüşler dile getirilmiştir. Bu görüşlere yukarıdaki tarihsel bilgiler ışığında ben de kısmen katılmaktayım. Çalışanların sosyal haklarının bilinmezlikler kuyusuna atıldığı bir esnek çalışma düzeni, bunun bir parçası olabilir. Ya da devletin otoriter uygulamalarının meşrulaştırıldığı yeni yönetsel yapıların ortaya çıkmakta olduğunu tartışabiliriz. Ancak burada çok daha farklı bir olguyu tartışmakta fayda vardır. Artık insanlar ihtiyaçlarındaki önceliği, sistemin kendine dayattığı kültürel hegemonya çerçevesinde değil, temel içgüdülerle belirlemeye başlamıştır. Bu durum, şu anda ekonomik alanda tartışılan küresel resesyon endişelerinin de temelini oluşturmaktadır. Bu noktada en önemli sorun, bireylerin yönetimlere katılımının ne kadar mümkün olabildiğidir. Gelecek süreçte baskıcı tek adam yönetimleri için sorgulamaların daha da artacağını ve yeni kurulacak yapılarda katılımın daha fazla önem kazanacağını öngörebiliriz. Elbette bu süreç kısa sürede gerçekleşecek bir olgu olarak algılanmamalıdır. Bu süreçte çok büyük mücadeleler yaşanması da olasıdır. Buna insanlığın ikinci Fransız Devrimi ifadesini kullanmak biraz abartılı olsa da alakasız değildir.  Diğer bir ifadeyle, önceki yazımı bitirirken söylediğim gibi; "Dünya artık aynı dünya olmayacaktır".  Bütün tüketim kalıplarının ve yaşam biçimlerinin sorgulanmasının zamanı gelmiştir. Kaldı ki bu varsayımı destekleyen çok ciddi bir iklim değişikliği olgusuna dair gerçekleri bu konuyla ilgili olarak gündeme getirmiyorum.
            Son olarak "bu konuda ulusal düzeyde neler yapılmalıdır?" sorusunu ele alarak konuyu tamamlamak isterim. Uygulamaları eleştirme sığlığına girmeden bir zihniyeti eleştirmekle yetineceğim. Küresel çapta bu kadar büyük ve etkileri uzun dönemli olabilecek bir krizin eleştirilerinden herhangi bir iktidarın eleştirildiğini algılayan insanlara acıyorum. Ama daha çok halka acıyorum. Çünkü bütün dünya değişirken, köklü dönüşümler tartışılırken, halen kısır iktidar tartışması içerisinde kalan zavallıların bu tutumlarının bedelini uzun dönemde ödeme ihtimali olan unsur, halktır. Ülkede kamu politikasının oluşturulması süreçlerine de girmek isterim ama bu uzun eleştirel konuyu sonraki yazılarıma bırakmak istiyorum.
            Yaşadığımız günler için belki herkese birkaç tavsiyem olabilir. Haddim olmayan bu tavsiyelerim için lütfen beni mazur görün. Yaşadığımız süreç, canları sevmenin ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Dünya, kedisiyle, kuşuyla, balığıyla, ağacıyla güzeldir. Onların hayatına mal olacak şeylerden uzak durun. Benim diye sahiplendiğiniz her şeyin sizin için hiçliğe dönüşmesi an meselesidir. Sevmek, paylaşmak, yaşananlara olumlu bakabilmek, kendini dünyanın merkezi olarak görmemek gerekliliği, artık erdem olmanın ötesinde, hayatın yüzümüze çarptığı geçeklere dönüşmüştür. Bir de adalet, vicdan ve ahde vefa duygunuzu hiç kaybetmeyin ki, her an insan olmanın mutluluğunu yaşayın. Artık ne kadar sürerse...
            Sevgilerimle...

27 Şubat 2020 Perşembe

Corona Virüsü


BAK ŞU CORONA VİRÜSÜNE!
            Sevgili dostlar, bugünlerde bütün dünya diken üstünde. Neredeyse dünyanın her yerinde endişe ve korku hakim. Bunun sebebi ise, çok küçük bir canlı türü olan ve Çin'de ortaya çıkan "Corona" virüsü (COVID-19)'nün yarattığı geniş olumsuzluklar yelpazesi. İlk olarak 31 Aralık 2019 tarihinde Çin'in Wuhan kentinde tespit edilen bu virüs, diğer virüslerden daha öldürücü görünmüyor. Ölüm insidansı yüzde iki civarında, ancak diğerlerinden daha süratli yayılma eğilimi olduğu biliniyor ve bütün dünyayı tedirgin eden de hastalığın (henüz ilan edilmemesine rağmen) pandemiye dönüşme olasılığı. Size burada hastalıktan ve virüsten değil, yarattığı iklimin sosyal ve ekonomik olarak ne ifade ettiğinden bahsetmeye çalışacağım.
            Kapitalizmin küresel düzeyde oluşturduğu işbölümü ve bu işbölümüne dayalı ekonomik sistem, ürettiği eşitsiz ilişkiler, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler açısından yarattığı bağımlılık boyutuyla ciddi eleştirilerle karşılaşmıştır. Ancak bu eleştiriler, kapitalizmin oluşturduğu hegamonik küresel sermaye hakimiyetinde sistemi değiştirme ve dönüştürme gücüne sahip değildir. Zaman zaman ortaya çıkan krizler, sisteme kendisini ortaya çıkan yeni duruma göre yeniden üretip varlığını sürdürebilme olanağını sağlamaktadır. Bu krizlerin konusu, bölgesel risklerden küresel risklere kadar farklı bir yelpazede olabilmektedir. Günümüzde yaşadığımız, bölgesel olarak başlayan ve dünyaya yayılma eğilimi gösteren krizin ise, öncekilerden bir farkı bulunmaktadır. Hastalığın ortaya çıkışından itibaren dünya ekonomisinin en büyük üretim üssü olan Çin, ciddi bir ekonomik ivme kaybına uğramıştır. Hem hastalığın yayılmasını önlemeye yönelik olarak uygulanan tedbirler, hem de üretim ve siparişlerin yavaşlaması, Çin'in kendi ekonomik sorunu olmaktan çıkmış ve bütün dünya ekonomisini tehdit eder boyuta gelmiştir. Hastalığın diğer ülkelerdeki yayılma ihtimalinin gün geçtikçe artması, bu risklerin bütün dünyaya virüsle birlikte yayılmasına sebep olmuştur. Elbette kapitalizm bu durumdan küresel işbölümünün yeniden üretilmesi bağlamında gerekli dersleri çıkaracaktır. Belki farklı yöntemlerle yeni sistemin uzun yıllara varan kurgulanması da mümkün olabilecektir. Ancak konunun bir başka boyutu vardır ki, kapitalizmi doğrudan doğruya tehdit etmektedir.  
            Hastalığın ortaya çıkışıyla beraber, insanlar arasında yayılan paniğin virüsün yayılma hızından daha fazla olduğu görülmektedir. Bu panik, kısa dönemli tüketim alışkanlıklarını değiştirmesinin yanında kapitalizmin zayıf noktasını bir kez daha ve altı kalın çizgilerle çizilmiş olarak ortaya çıkarmıştır. Bu zayıf nokta üretim tarzı ve buna dayalı tüketim kültürüdür. Sistem her zaman ihtiyaçtan fazla tüketimi merkezine alırken, bunu sağlamak için (Gramsci'nin tabiriyle) toplumsal sürecin tamamını içeren hegemonyayı kullanır. Kavramın içeriğindeki kültürel ve sosyal boyut, onu aşılması güç bir engel haline getirir. Mevcut durumda yaşanan panik ortamı, hegemonyanın kontrol alanının dışına kolayca çıkabilme riskini taşımaktadır. İşte bu kapı, kapitalizmin bütün bir sistem olarak sorgulanmasının başlangıcına giden yola açılmaktadır. Özellikle son dönemde borsalarda ve para piyasalarında yaşanan büyük çalkantı, corona virüsüne özel olarak belki birkaç ay içerisinde suların durulmasıyla sonuçlanabilir. Ancak bireylerin panik ortamında aldığı kararların piyasalar üzerindeki etkisi, sanılandan çok daha uzun sürebilir. Bu uzun etkinin türevi, devletlerin üretim, istihdam, sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerini de içine almaktadır. Benzer bir durumda ortaya çıkacak risklerin türevleri ise, bugünkünden çok daha ağır koşullar oluşturabilir ve bir çok toplum böyle bir yükün altından kolaylıkla kalkamaz. Bunun sürdürülebilir bir zemine oturabilmesi için toplumsal düzeyde tüketim alışkanlıklarının ve buna bağlı olarak üretimi tarzının yeniden sorgulanmasının zamanı, bir daha görmezden gelinemeyecek derecede gelmiştir. Kapitalizmin olumsuzlukları konusunda yazılan ve konuşulanların yapamadığını bir corona virüsü yapmıştır. Dünya artık aynı dünya olmayacaktır.  
Sevgilerimle...