9 Mayıs 2021 Pazar

 AKTİF VATANDAŞLIK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER - 3

         Sevgili dostlar daha önceki yazılarımda toplum siyaset ilişkileri bağlamında aktif vatandaşlık tanımı üzerine düşüncelerimi paylaşmıştım. Bugün bireyi de konu alarak aktif vatandaşlığın önemli bir boyutu hakkında düşüncelerimi sizlere aktarmaya çalışacağım ve bu konuyu en azından şimdilik kapatacağım. Bundan sonra yazacağım yazılarımda ağırlıklı olarak güncel kamu politikası sorunlarını ele almaya çalışacağım ve bu konularda bilinçlenmeye katkı sağlayacağına inandığım değerlendirmelerde bulunacağım. Elbette bireyden bahsederken onu toplumdan bağımsız bir varlık olarak tanımlayan her tanım eksik olacaktır. Burada iki görüş diyalektik bir ilişki içerisindedir. Kolektivist ve bireyci görüşler, bireyin konumunu topluma ya da bireye göre ele almaktadırlar. Bireye yüklenen anlam ele alındığı çerçevede değişmektedir.

         Bireyin toplumla ilişkilerinin belirlenmesindeki en önemli etken ahlâktır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde ahlâk, "Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları, aktöre, sağtöre" olarak tanımlanmaktadır. Yani ahlâk doğası gereği toplumsaldır. Ahlâkı oluşturan yapı taşlarının değerler olduğunu söylersek yanlış olmaz.  Ancak burada bir parantez açarak değerler ile değer yargılarının farklı kavramlar olduğunu vurgulamamız gerekir. Değer yargılarının değerlerin yerine konması, toplumda hastalıklı bir duruma işaret eder. Edgerton "Hasta Toplumlar" adlı kitabında bazı toplumlarda gelenek halini almış (daha çok değer yargılarına dayanan) uygulamalardan yola çıkarak, değerlerden bağışık hastalıklı uygulamaların meşrulaştırılmasını eleştirir. Doğan Cüceloğlu ise, hasta toplumlarda bireyin tamamen sağlıklı olmasının zorluğunu/hatta imkânsızlığını anlatır. Bu nedenle ahlâkın tanımının değerler bağlamında belirlenmesi önemlidir. Örneğin yağmalama değerler bağlamında çok yanlış ve gayrı ahlaki iken, değer yargıları bağlamında ele alındığında bir toplum yağmalamayı kültürel olarak içselleştirmiş görünebilir. Bu durum yağmalama eylemini ahlâki yapmaz ancak bunu kültür olarak gören toplumu hasta yapar.

         Toplumları uygar yapan, ülkede kullanılan arabaların cins ve modeli değil, değerler sitemi üzerine oturtulmuş toplumsal bir ahlâk bilincinin toplumun bireyleri tarafından büyük oranda içselleştirilmesidir. Bireylerdeki bu ahlâk anlayışı, başta siyaset olmak üzere, bütün kurumları dönüştürür ve geliştirir. Bireyler toplumdaki olumsuzluklar konusunda sorumluluk hisseder. Bunları düzeltmek adına siyaset üzerine baskı yapar ve yönetim bu ahlâki yapıdan bağımsız şekillenemez. Bu sadece devlet yönetimi açısından değil, bütün kurumsal yapılar açısından geçerlidir. Eğer bir toplumda sorgulamayan, olumsuzlukları olduğu gibi kabullenen ve tepki göstermeyen bireyler çoğunluktaysa, bu toplumdaki ahlâk anlayışının değerler üzerine oturmadığını, değer yargılarının değer olarak kabul edildiğini ve hastalıklı bir yapı oluştuğunu söyleyebiliriz. Böyle bir toplumla ilgili olarak şu tespitlerde bulunabiliriz; 1. Yöneticilere karşı biat kültürü yerleşmiş olduğundan eleştiriye tahammül yoktur. 2. Adam kayırma ve liyakatsizlik her yerde hak etmeyenlerin hak sahibi olmasını sağlar. 3. Yönetim anlayışı, devletten sivil toplum örgütlerine kadar her yerde sorunludur çünkü bilgiden ve değerlerden ziyade değer yargılarının görünürlüğü ve kabulü ön plandadır. 4. Sorunları görmezden gelmek ya da sorunların çözümüne katkı sağlamaktan çekinmek bu toplumlardaki bireylerin genel davranış biçimidir. 5. Sanat ve estetik değerler hak ettiği ilgiyi görmez. 6. Felsefe marjinal olarak görülür ve bireyler genel olarak düşünmeyi sevmez. 7. Dinin toplumsal dizgedeki ağırlığı çok fazladır ve bütün kurumları etkiler. 8. Cana ve canlıya verilen değer göstermeliktir, insanlar kendi çıkarları uğruna başka canlıların yaşam hakkını hiçe sayabilir. 9. Hak arayanlara karşı ötekileştirici tepkiler geliştirilir ve hak arama neredeyse suç kapsamında görülür. 10. Eğitim sistemi bütün bu yapıyı destekleyecek bireyler yetiştirmeye odaklıdır, bilimsellikten uzaktır. 11. Siyaset yönetim ilişkisinde popülizm ve nepotizm gibi kavramlar öne çıkar.

         Yukarıda söylediklerimizin bir anlamda özeti şudur. Birey ahlâklı olmadıkça toplumdaki kurumların düzelme ihtimali çok azdır. Bireyin değerlere dayalı bir ahlâk anlayışının gelişmesi ise, ancak eğitimle çözülebilecek bir sorundur ve çözümü çok uzun yıllar alır. Ama buna karşın, eğitim bu tür toplumsal sorunların çözümündeki en kısa yoldur. Dünyada ulusların kalkınma serüvenlerine bakıldığında kalkınmanın en kritik aşamasında; eğitim reformu, ordunun reorganizasyonu, parlamenter sisteme geçiş gibi uygulamalar görülmektedir. Bazı ülkelerde bireyin ahlâk bilincinin gelişmesi için üstyapı kurumlarının devrimsel biçimde dönüştürülmesi gerekmiştir. Bu hem çok zor hem de uzun süre devrimlerden taviz vermeden izlenmesi gereken bir yoldur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ve Atatürk devrimleri bu şekilde üst yapının dönüştürülmesi ile alt yapıda değişim ve dönüşümü hedefleyen devrimlerdir. Ne var ki; Atatürk'ten sonraki kadroların devrimlere sadakatinin eksikliği, Türkiye'nin aydınlanma sürecinin tamamlanmasına engel olmuştur.

         Atatürk'ün vefatı sonrası Milli Eğitim Bakanı olan ve 1946 yılına kadar bu görevde kalan Hasan Ali Yücel, Atatürk devrimlerini özümsemiş ve bireyin toplumdaki yerini çok iyi anlamış bir aydındır. Bakanlığı döneminde "Köy Enstitüleri"ni kuran Yücel, "İyi Vatandaş İyi İnsan" kitabıyla da bireyin vatandaşlığa evrimini incelemiştir. Bir Türk aydını açısından mutlaka okunması gereken bu kitabın hak ettiği ilgiyi gördüğünü söylemek zordur. Özetle aydınlanmanın bireyi hedef almadan gerçekleşmesi düşünülemezdi. Ancak toplumun aydınlanma süreci ile kazanacağı özellikler içeride ve dışarıda kimi korkuttuysa karşı tutum ve davranışlar geliştirmekten geri durmadılar. Eğer bugün Türkiye'de toplumsal sorunlardan söz ediyorsak, birçoğunun temelinde bireyin tam olarak vatandaş olamaması yatmaktadır. Bu gibi durumlarda çözüm hemen hemen bellidir. Bireyin iyi insan ve iyi vatandaş olmasını hedef seçen, bilimsel ilkelere uygun bir eğitim sisteminin sorunu çözebileceğini düşünebiliriz. Elbette uzun yıllar alacak bir çözümdür ama daha kısa bir çözüm bulunmamaktadır. Diğer bir ifadeyle bugün farklı tercihlerle eğitimde bilimsel ilkelerden uzak yollar tercih ediliyorsa, aydınlanmadan kimin korktuğuna bakmakta fayda vardır.  

         Sodom ve Gomore M.Ö. 1900'lerde Tanrı tarafından yok edildiğine inanılan günahkâr kentler olarak bilinir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun işgal yıllarındaki İstanbul'da yaşanan ahlaki çöküntüyü anlattığı kitabı da buradan esinlenmiştir. Tarih ahlâki çöküntüyü takip eden toplumsal yıkılışların örnekleriyle doludur. Burada nasıl bir ahlâk sorusu gündeme gelmektedir. Değer yargıları üzerine inşa edilen ahlâk felsefesi, değer yargılarının özünde sorunlu olması nedeniyle sorunludur. Mesela siz dinin ahlâkın temeli olduğunu söylediğinizde, değer yargıları üzerine kurulmuş bir ahlâk felsefesinden bahsediyorsunuz. Oysa çeşitli söylemlerle meşrulaştırılan birçok uygulamanın değerler bağlamında ne kadar sorunlu olduğunu görebildiğimiz zaman, ahlâkın bastırılmış cinsellik demek olmadığını anlamamız mümkün olabilecektir. Khalid Huseyni'nin Uçurtma Avcısı kitabında bir baba oğluna hayatta en büyük günahın ne olduğunu sorar. Sonra da cevap verir; "Hayatta en büyük günah çalmaktır. Birini öldürdüğünde onun yaşama hakkını çalarsın, birini kandırdığında onun adalete ve dürüstlüğe olan güvenini çalarsın..." İşte değerlere dayalı ahlâk anlayışı bu nedenle önemlidir. Toplumları yıkıma götüren ahlâksızlıkların önündeki en büyük engel, değerlere dayalı bir ahlâk felsefesidir.

          Buraya kadar yazdıklarımı karışık bulabilirsiniz ancak aslında hepsinin birbirini tamamlayan önermeler olduğunu kolayca göreceğinizi düşünüyorum. Her zalim, zulmünü meşrulaştıracak bir söyleme ihtiyaç duyar. Bu söylem mutlaka değer yargılarıyla biçimlendirilir. Önemli olan değerleri içselleştirmiş bireylerin oluşturduğu bir toplum olmaktır. Böyle bir toplum, örgütlü bir toplumdur. Değerler bağlamında verilecek bir mücadelede örgütlü toplumun gücüne ve örgütlülüğün değerler temelinde gerçekleşmiş olmasına ihtiyaç vardır.      Ahde vefa duygusu olmayan, vicdanı evrensel değerlerle uyuşmayan insanlar, iyi bir vatandaş olamazlar. Aktif vatandaş olabilmek için önce iyi insan, sonra iyi vatandaş olmak gerekmektedir. Vatandaşının aktif olarak denetleyici işlev üstlenmediği yönetimler giderek baskıcı bir tutum sergilerler. Her yaptıklarına hakları olduğunu düşünen bu yöneticiler, sonuçta bir toplumun yıkımına sebep olurlar. Yani aktif vatandaşlık bir tercih değil zorunluluktur.

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

1 Mayıs 2021 Cumartesi

 AKTİF VATANDAŞLIK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER - 2

         Sevgili dostlar önceki yazımda "Aktif Vatandaşlık" kavramından önce açıklanması gereken diğer kavramlar üzerinde ağırlıklı olarak durduğumdan, bu yazımda günümüz pratiğinden de yola çıkarak aktif vatandaşlık ve katılımcı demokrasi üzerine düşüncelerimi paylaşacağım. Artık gelişmiş demokrasilerde demokrasi kavramının tarihsel kavramlar seti ile şekillendiğini daha önceki yazılarımda açıklamaya çalışmıştım. Buna göre günümüzde demokrasinin olmazsa olmaz prensipleri; kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, insan hakları, hukuk devleti, alternatif enformasyon, adil seçme ve seçilme hakkı kavramlarından oluşmaktadır. Bu kavramların her biri hakkında uzun açıklayıcı metinler yazılabilir. Ancak bütün bunların odak noktasında bireyin hak ve özgürlükleri olduğunu kabul etmek gerekir. İşte aktif vatandaşlık kavramı tam da bu kabul üzerinden meşruiyetini sağlamaktadır.

         İlhan Tekeli, temsili ve çoğulcu demokrasinin siyaset pratiğinin Türkiye gibi ülkelerde "himayecilik ya da kayırmacılık" gibi uygulamalar geliştirdiğini söyler.[1] Bu durum bir anlamda kültüreldir. Kurumsallaşma ve işbölümü gibi öğeler bu davranış pratiğini ne kadar kontrol altına alsa da, siyasetin büyülü dünyasında her şey mümkün olabilmektedir (!). Çünkü yöneticilerin etik değerlerinin bulunmadığı hallerde mutlaka bir zayıf nokta ortaya çıkmaktadır. Yapılanların sorgulanmaması ise yönetim pratiğinin siyaset tarafından kötüye kullanılması ile açıklanabilir. Bunun yönetim biliminde karşılığı, patrimonyal (kullanım biçimi baba hakkınca belirlenen ve aile reisinde babadan geldiği gibi kişileşen bir malvarlıkçı otorite)[2] yönetim anlayışının toplum genelinde kabul görmesidir. Ancak bu anlayışın kültürel anlamda değişme gösterdiğini söylemek yanlış olmaz. Bugün eğer "Z" kuşağının otoriteye karşı daha sorgulayıcı tavır almasından bahsediyorsak, bu gelişme bir kaç yıl içinde oluşmuş bir değişim değildir.

         Devlet dediğimiz politik yapı, kâr amaçlı bir işletme gibi değerlendirilemez. Böyle bir değerlendirme, devletin tarihsel süreçteki kuramsal gelişimini yok saymak anlamına gelir ve arsız cehaletle tanımlanabilir. Devlet kamu hizmeti üretmek için vatandaşından vergi toplar ve temeli kamu yararına dayanmak zorunda olan kamu hizmetinin sunumu için yıllık bütçesini hazırlar. Devletin, temeli kamu yararına dayanmayan kanun yapması, temelinde kamu yararı olmayan bir kamu hizmeti sunması ancak devlet gücünün siyasal iktidar tarafından kötüye kullanılması ile açıklanabilir. Örneğin bir müteahhidin 450 milyon TL vergi borcunun sıfırlanmasında kamu yararının nerede olduğu açıklanmalıdır. Ya da bedeli genel bütçeden (yani vatandaşın ödediği vergiden) ödenen garanti ödemeli köprü, otoyol ve şehir hastanelerine yapılan ödemelerde nasıl bir kamu yararı görüldüğü insanlara anlatılmalıdır. Halk ödediği verginin nereye harcandığını araştırabilmeli, öğrenebilmeli, inceleyebilmeli ve hukuk yoluyla bunun hesabını sorabilmelidir.  İşte bunun gerçekleşebilmesi için ise vatandaş, edilgen konumdan çıkarak aktif vatandaş olmalıdır. Çünkü hesabı sorulmayan kamu kaynakları, vatandaşın cebinden çıkacak ilave vergiler ve gittikçe daha sorumsuz hareket etme gücünü kendinde gören siyasal iktidarlar yaratır.

         Aktif vatandaş, sadece kendi çıkarlarını korumak için bile hareket ediyor olabilir. Bu durum bireyin hak ve özgürlükleri kapsamında ele alınmalı ve desteklenmelidir. Asıl tehlikeli olan, vatandaşın kendi çıkarlarına karşı bile duyarsız olmasıdır. Markette yaptığı 100 TL'lik alışverişte yaklaşık 15-20 TL vergi ödediğinin farkında olmayan bir vatandaşın kendisine verilen 2 TL'lik makarna paketine sevinmesi, ödediği verginin fazlalığının kendisine verilen makarna paketinden kaynaklandığını anlamasını da zorlaştırır. İşte aktif vatandaş olmak ve bireysel hak ve çıkarlar için mücadele etmek bu nedenle çok önemlidir. Ancak aktif vatandaşlık kavramı bireysel hak ve çıkarların savunulmasını da içeren daha büyük bir kavramı ifade etmektedir.

         Bireysel hak ve çıkarlar toplumun genel çıkarlarıyla çatışmadığı sürece savunulmalıdır. Toplumsal çıkarların savunulmasının temelinde de bireysel hak ve çıkarların yattığı unutulmamalıdır. Bu nedenle aktif vatandaşlık aynı zamanda örgütlü mücadeleyi de gerektirir. Sendikalar, dernekler ve vakıflar gibi örgütlü yapılar, toplumun genel çıkarlarına aykırı davranamazlar. Siyaset bilimi yazınında siyasal iktidarın desteğinde kurulmuş sivil toplum örgütleri konusunda birçok tartışma bulunmaktadır. Siyasal iktidar açısından, kuruluş amacının dışında politik topluma daha yakın sivil toplum örgütleri, şu amaçları gerçekleştirirler; 1. Yönetsel meşruiyetin sivil toplum temelinde sağlanması, 2. Belirli kitlelerin/meslek gruplarının siyasal iktidara karşı örgütlü taleplerinin önüne geçilmesi, 3. Siyasal iktidara karşı oluşabilecek toplumsal tepkilerin önüne geçilmesi. Şimdi bunu bir örnek üzerinden açmaya çalışalım.

         Sağlık çalışanları, pandemi sürecinde maddi haklarını alamamanın yanında manevi olarak da büyük sorunlar yaşamaktadırlar. Bu sorunlara aile fertlerinin yaşadığı ayrımcılık da eklendiğinde yaşanan mağduriyet katlanarak artmaktadır. Bu durum, madden ve manen yıpranmışlığı beraberinde getirmektedir. Dünyada birçok ülke bu süreçte sağlık çalışanlarını ek maddi imkanlarla desteklemeyi seçmiştir. Sağlık çalışanlarını diğer kamu çalışanlarından ayıran özelliklerden biri, 24 saat esasına göre görev yapmasıdır. Elbette bu kapsamda görev yapan başka meslek grupları da vardır ve onların yıpranmaları da görmezden gelinmemelidir. Ancak pandemi süreci doğası itibariyle en çok sağlık çalışanlarını etkilemiştir. Bunun yanında ücret politikası olarak da çok farklı uzmanlık alanları nedeniyle çok parçalı bir ücret yapısı oluşmuştur. Kamu personel rejimi açısından da parçalı bir yapıdan söz etmek mümkündür. Kamu personeli içerisinde uzmanlık alanı olarak ikamesi kolay olmayan bu meslek grubunun söz konusu özelliklerinden dolayı kontrol altında tutulması, siyasal iktidarın tercihlerinden biri olmuştur. Zira bir kamu hizmeti olarak sağlık hizmetinin sunumunun vatandaşta çok net bir karşılığı vardır. Dünyada da sağlık hizmeti, siyasal iktidarların üzerinde en çok düşünmeye mecbur olduğu bir alandır. Ama burada çalışanlar üzerinde kurulacak baskı ya da sistemin iyileştirilmesi farklı politika tercihleridir. Bu maksatla siyasal iktidara yakın sendikal örgütlenme bir araç olarak kullanılmış görünmektedir. Sahadan edinilen bilgilere göre, sendika aracılığı ile vasıfsız kişilerin yönetici kadrolara atandığı, sendikadan istifa edenlere ya da kişisel hak ve taleplerde bulunanlara bahse konu yöneticiler tarafından mobbing uygulandığı, hatta bu kişilerin tehdide maruz kaldığı iddia edilmektedir. Aslında gelinen durumun tespiti, yukarıda açıklamaya çalıştığım örgütlü yapının aktif vatandaşlığın örgütlü mücadelesini engellemeye yönelik olarak kullanılması için örnek olarak gösterilebilir. Sivil toplum örgütleri doğası gereği serbest giriş, serbest çıkış ilkesiyle hareket etmek zorundadır. Ancak yapıyı korumak isteyenler bunu türlü şekillerle çalışan üzerinde baskıya dönüştürme gücünü elde etmiş görünmektedir. Politik toplumun desteği olmaksızın bir sivil toplum örgütünün bu derecede sivil prensiplere aykırı davranabilmesi İMKÂNSIZDIR.

          Aktif vatandaşlık, her anlamda politik toplum karşısında hak ve özgürlüklerin savunulmasını gerektirir. Bu haklar ödenen verginin nereye harcandığının sorgulanmasından, hayatını emeğiyle kazanan bütün çalışanların mesleki ve özel alandaki haklarına kadar çok geniş bir yelpazede ele alınabilir. Bireysel mücadeleyi tamamen bırakmadan örgütlü yapı içerisinde aktif vatandaşlığın sürdürülmesi, en etkili hareket tarzı olarak ortaya çıkmaktadır. Hatta gerektiğinde birden çok sivil toplum örgütü içerisinde hak mücadelesi verilebilmelidir. Aktif vatandaş, siyasal sitemden taleplerde bulunma hakkının bilincindedir. Hiç kimse doğrudan, vatandaşın hak ve özgürlüklerinin sağlayıcısı değildir. Zira bu hak ve özgürlükler vatandaşa sunulan bir lütuf değildir. Kendi bireysel çıkarlarını korumak için bu çıkarları toplumsal çıkarların gereği olarak gösterme çabası, lümpen bir toplum yaratır. Sorgulayamayan her toplum baskı altında ve kendine verilen kadar hak ve özgürlükle yetinerek yaşamaya mahkumdur. Bu olumsuz durumun oluşmaması için, yöneticilerin de aktif vatandaşlığı desteklemesi, hem ülkenin hem toplumun yararınadır. Son söz; saklayacak bir sırrı olmayan yönetici, bireysel hak ve özgürlüklerden, dolayısıyla aktif vatandaşlık kavramından çekinmemelidir.

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi



[1] İlhan Tekeli, (2012), Türkiye İçin STK'lar ve Katılımcı Demokrasi Yazıları, Tarih Vakfı Yayınları, İsanbul, s. 49.

[2] Kurthan Fişek, (2005), Yönetim, Paragraf  Yayınevi, Ankara, s.63.

25 Nisan 2021 Pazar

 

AKTİF VATANDAŞLIK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

         Sevgili dostlar önceki yazımda, sivil toplum düşüncesinin günümüzde kazandığı anlamı tanımlarken "aktif vatandaşlık" kavramından bahsetmiştim. Bugün kamu politikası bağlamında aktif vatandaşlığın ne ifade ettiği üzerine düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Ancak bunu yaparken, bazı önemli kavramları yeri geldikçe tekrar ele almamız gerekecektir. "Neden aktif vatandaşlık gereklidir?" sorusu bu yazımın temel sorusu olacaktır. Cevap ararken günümüzde etrafımızda olup bitenlerle bağ kurmak, anlatımı güçlendirmek adına bir tercihtir. Bu nedenle isimlerden ziyade olgular üzerinden konuşmak daha faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

         Devlet belirli bir toprak parçası üzerinde bir insan topluluğunun egemenlik temelinde örgütlendiği siyasal bir örgüttür. Tarihte bilinen ilk devletle ilgili farklı görüşler olsa da, M.Ö. 4000'lerde Sümerler, M.Ö.2334'te imparatorluk kuran Akadlar ilk anılan isimler olmaktadır. Devletin ortaya çıkışında üretim örgütlenmesinin karmaşıklaşması ve güvenlik gibi nedenler etkili olmuştur. Ancak günümüze gelene kadar gerek toplumsal karmaşıklık düzeyinin artması, gerek farklı coğrafyalarda yeni devletlerin ortaya çıkması nedeniyle devletin işlevleri ve yapısı büyük değişime uğramıştır. Tarihsel gelişmesini bir kenara bırakarak, devletin unsurlarından biri olan egemenliğin halka devredildiği cumhuriyet kavramı üzerinden devam edelim.

         "Demokrasi cumhuriyetsiz olur ama cumhuriyet demokrasisiz olamaz" diye bir deyiş vardır. Halkın kendisine ait olan egemenliği kullanabilmesinin yolu demokrasiden geçmektedir. Ancak günümüzde üretim örgütlenmesi, sosyal yapı ve coğrafi koşullar, halkın kendisine ait olan egemenliği doğrudan kullanabilmesini kısıtlamakta ve zorlaştırmaktadır. Buradan hareketle, halk kendisini temsil edecek temsilcileri seçerek egemenliğini kullanmaktadır. Halkın bu seçimi toplumsal bir sözleşme çerçevesinde, egemenliğin doğrudan devrini değil, sadece temsilini ifade etmektedir. Çünkü seçilen temsilciler, egemenliğin tek temsilcisi değildir. Anayasamızdan yola çıkarak açıklamak istersek 6'ncı maddede halka ait olan egemenliğin yetkili organlar eliyle kullanılacağı belirtilmiş ve bu organlar yasama, yürütme, yargı olarak sıralanmıştır. Parlamenter rejimlerde halk seçimle yasama organını seçer, yasama organı da kendi içerisinden bir hükümet çıkararak yürütme organını belirler. Ancak ülkemizde artık parlamenter sistem fiili olarak bulunmadığından, Anayasanın 6'ncı maddesi etkisiz kalmaktadır. Zira bu madde demokratik parlamenter sisteme göre yazılmıştır. Daha kısa bir ifadeyle mevcut sistemde Anayasaya aykırı olarak halk, egemenliğini bir kişiye devretmiş görünmektedir. En azından fiili olarak durum böyledir.

         Mevcut sistemdeki bu çelişkileri bir kenara bırakıp temsili demokrasinin sorunlarına bakabiliriz. Temsili demokrasinin, günümüzde geldiği noktada egemenliğin temsilindeki sorunlar ve seçimler sonrasında halkın kendi egemenliği üzerinde her hangi bir denetim imkânı olmaması nedenleriyle olumsuz sonuçlar verebildiği görülmeye başlanmıştır. Elbette egemenliğin halk adına kullanılmasında yasama, yürütme ve yargının birbirleri üzerinde denetim işlevleri bulunduğunu söylemeliyiz ama bu durum, halkın demokratik seçimler dışında kontrol işlevlerinin bulunmadığı gerçeğini değiştirmemektedir. Demokrasinin ilk çağlardaki anlamının günümüzdeki kapsadığı kavram setine göre çok dar olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla günümüzde demokrasi, vatandaşa seçimlerde oy verme dışında sürekli olarak demokratik görev ve sorumluluklar yüklemektedir. Diğer bir ifadeyle temsili demokrasi artık demokrasinin günümüzde taşıdığı anlam ve önemi taşıyamamaktadır. Bunun yerine halkın seçimlerden sonra da yönetsel süreçlerin içerisinde yer alabildiği katılımcı demokrasi kavramının dünyada önem kazandığını görmekteyiz.

         Katılımcı demokrasinin önem kazanmasına bağlı olarak gündeme gelen en önemli kavram ise "Aktif Vatandaşlık" kavramıdır. Buna göre artık vatandaş, siyasal yapı karşısında edilgen olmaktan çıkmakta, her aşamada, yönetsel süreçler hakkında görüşlerini ifade edebilmekte ve siyasal sistemden taleplerde bulunabilmektedir. Bunun yansıması ise daha çok kamuoyu olarak kendini göstermektedir. Siyasal sistem ise, kamuoyuna duyarsız kalma lüksüne sahip değildir. Çünkü vatandaşın edilgenlikten çıkması ile birlikte, tarihsel olarak çeşitli filozoflar tarafından ele alınmış olan "iyi yönetilmeyi isteme" hakkı bir vatandaşlık hakkına dönüşmüştür. Medeni toplumlardaki kurumsallaşma düzeyinin yüksekliği, vatandaşın bu hakkını tarihsel olarak daima geliştirme yönünde bir etkide bulunmuştur. Artık gelişmiş demokratik toplumlarda yöneticiler yönetilenlerden bağımsız, onları dışlayıcı kararlar alamamaktadır. Peki bunu sağlayan mekanizma nedir?  

         Aktif vatandaşlık, her vatandaşa öncelikle devlet karşısında hak ve ödevleri konusunda bilgi sahibi olma sorumluluğunu yüklemektedir. Toplumsal sözleşme metni olarak ele alabileceğimiz anayasalar, tarihsel olarak egemen gücün sınırlandırılması fikrinden doğup gelişmiştir. Egemenliğin tek kişiden alınıp halka verildiği cumhuriyetler ile birlikte toplumsal sözleşme anlayışı yerini bulmuştur. Yani cumhuriyetlerde anaysalar halk egemenliğinin güvencesidir. Anayasaların düzenlediği hak ve özgürlüklerin kağıt üzerinde kalmaması ise, vatandaşların asgari düzeyde de olsa, bu metinde yer alan düzenlemeler hakkında bilgi sahibi olması gerekmektedir. Bunun bir sonraki aşaması, aktif vatandaşın örgütlü bir yapı içerisinde siyasal yapıya karşı haklarını ve çıkarlarını savunması olmaktadır. Dolayısıyla siyasal gücün karşısında sorumluluklarının ve haklarının bilincinde örgütlü bir sivil toplum, demokrasinin en önemli güvencesidir.

          Günümüzde gelişen teknoloji ile birlikte aktif vatandaşlık kavramı da gelişme göstermektedir. E-demokrasi kavramı vatandaşın birçok kamu politikası sürecine aktif olarak katılımına imkan vermektedir. İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde yerel halkın sınırlı da olsa kararlara katılabildiği ağlar oluşturulmaktadır. Ancak "bu bir doğrudan demokrasi uygulamasının karmaşık modern toplumdaki yansıması olabilir mi" sorusuna şu an için yanıt vermek güçtür. Mevcut durumda söz konusu katılımı sağlayan mekanizma, meşruiyetini sivil toplum örgütlerinin etkinliği üzerinden sağlamaktadır.

         Örgütlü sivil toplumun kararlara katılım mekanizmalarında yer alması, kamuoyu oluşturması, görüş bildirmesi olgun bir demokratik anlayışla etkili olabilir. "Her şeyi biz biliriz", "bizim gibi düşünmeyen bizden değildir" gibi düşüncelerle sivil toplumu parçalamak ve baskı altına almak, politik toplumun başındaki siyasal iktidara belki seçim kazandırabilir ama devletin zayıflatılması sonucunu doğurur. Zayıflayan devletin kamu hizmeti sunmadaki etkinliği azalır. Burada kamu hizmetinden devletin varlık sebebi olan bütün hizmetleri kastettiğimiz bilinmelidir. Örneğin bir devletin güvenlik hizmeti geniş anlamda ele alındığında iç ve dış politikada ülkenin saygınlığının geliştirilmesinin de bir kamu hizmeti olduğu aşikârdır. Bu nedenle örgütlü sivil toplumu baskı altına alan bir uygulamada kamu yararı bulunması mümkün değildir. Sivil toplum örgütleri üzerinde devletin gücünü kullanarak "bizim istediğimiz kadar sivilsiniz" anlamına gelecek bir baskı oluşturmak, toplumda farklı fikir ve seslerin kısılması anlamına gelir ki, buradan doğru, başarılı bir kamu politikası üretmek imkansızdır.

         Örgütlü sivil toplumun başarısı ise aktif vatandaşlık bilinciyle hareket eden vatandaşların etkinliğinden kaynaklanır. Bir vatandaşın, uluslararası bir alanda ülkenin saygınlığının günden güne eridiğini görmesine, içerde hak ve özgürlüklerin baskılandığını hissetmesine rağmen sorunu farklı düşünen ve konuşanlarda araması, aktif vatandaşlıktan tamamen uzak bir düşüncedir. Aslında sorun tam da kendisidir. Eleştirdiği sorunların sebebi olduğunu bilmez ve örgütlü toplum kelimesini duyunca irkilir. Oysa aktif vatandaşların katılımıyla oluşan örgütlü sivil toplum, katılımcı demokrasinin gereği olarak politik toplumu denetleme görevini yerine getirebilecek en etkili yapıdır. Haklarınızın yendiğini ve elinizden hiçbir şey gelmediğini düşünüyorsanız, düşüncelerinize uygun bir sivil toplum örgütünde demokratik mücadelenizi vermeye başlayabilirsiniz. Ödediğiniz vergilerin nerelere harcandığını sorgulayabilirsiniz. Aktif vatandaş olmak sorumlu vatandaş olmaktır. Sorumsuz bir insanın ne kendine ne etrafına ne de topluma hiçbir faydası yoktur. Bu kişiler sadece kendi basit hazları için bütün bir toplumun bekasını tehlikeye attıklarının farkında bile değildirler. Oysa insanlık tarihi hep mücadele edenlerin hikayeleriyle doludur...

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

11 Nisan 2021 Pazar

 

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

         Sevgili dostlar günlük yaşantımızda çevremizde olan bitenin arkasına baktığımızda birçok örgütlü yapının çevremizi kuşattığını görürüz. Bu örgütlü yapıların en büyüğü, politik bir örgütlenme biçimi olan devlettir. Bu örgütlenme biçimi, cumhuriyet rejiminde ülke sınırları içerisinde halk egemenliği ile meşruiyetini sağlar. Tarihsel süreçte egemenliğin halka geçmesi, burjuvazinin monarşi karşısında güç kazanmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir. Bu durum aynı zamanda sivil toplum düşüncesinin gelişimi için de önemli bir aşamadır. Güçlü bir politik yapı karşısında bireyin haklarının korunması gerekliliği bu gelişmenin sonucunda ortaya çıkmıştır. Burada halk egemenliğinin devredilemez olduğunu vurgulamakta fayda vardır. Halka ait olan egemenlik, politik örgütlenme olarak tanımladığımız devletin kurumları aracılığıyla kullanılır. Bu yetki herhangi bir kişiye ya da zümreye devredilemez.

         Latince “civis” kökünden türetilen bir kavram olan sivil sözcüğü, "kentdaş/yurtdaş" anlamları taşımaktadır. Ancak sivil toplumun politik toplumdan ayrı bir kavram olarak tanımlanması, 17'nci yüzyılda oluşmaya başlamıştır. Bu döneme kadar, devletli toplumların tarihine bakıldığında politik toplum ile sivil toplum aynı anlamda kullanılmıştır. Burjuvazinin politik topluma karşı göreli özerkliğe kavuşmasıyla sivil toplum, politik toplumdan kavramsal olarak ayrışmıştır. Bu kavramsal ayrışma, devletin karşısında sosyal ve ekonomik olarak göreli özerkliğe sahip bir oluşumu ortaya koyar. Bu oluşumun kavramsal tanımlaması "sivil toplum"dur.

         Günümüzde sivil toplum kavramı ortaya çıktığı döneme göre hem işlev hem de içerik açısından gelişme göstermiştir. Karmaşık toplum yapısının egemenliğin kullanılmasını sağlamadaki meşruiyeti temsili demokrasi ile sağlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle devletin yönetimi, temsili demokrasi ile kendini var etmektedir. Ancak temsili demokrasinin, küreselleşme ve oy çokluğu ile belirlenen yönetimin egemenliğin temsilini yerine getirmedeki eksikliği nedenleriyle bir krizin içine düştüğü savunulmaktadır. Temsili demokrasinin yerine çözüm olarak oluşturulan katılımcı demokrasi kavramı, halkın sadece oy verme işlemi ile yönetimi belirlediği bir yapıdan yönetimi kontrolünün ve çeşitli mekanizmalarla alınan kararlara katılımının mümkün kılındığı bir yapıya geçişi ifade etmektedir. Böyle bir katılım düşüncesinin arka planında aktif vatandaşlık kavramı bulunmaktadır. Yani günümüzde demokrasi anlayışının geldiği aşama, vatandaşlara oy vermenin dışında ve ötesinde, yönetimi kontrol etme, eleştirme, sorgulama ve mümkün olan mekanizmalar aracılığıyla yönetimin kararlarına ve kamu politikası süreçlerine etki edebilme sorumluluğunu yüklemektedir.

         Aktif vatandaşlık, vatandaşın yönetimden talepleri olmasını gerektirir. Burada yurttaşın isteği ile devletin gerçekleştirdiği arasında "yurttaş açığı" adı verilen bir fark oluşur. Sivil toplum örgütleri bu açığı kapatma işlevini üstlenirler. Bu aynı zamanda sivil toplum örgütlerinin meşruiyetini sağlayan bir olgudur. Her ne kadar katılımcı demokrasinin gerektirdiği aktif vatandaşlık kavramı vatandaşın yönetime katılımını mümkün kılsa da, bunun uygulamada bireysel düzeyde yapılabilmesi, bir takım zorluklardan dolayı mümkün olamamaktadır. İşte sivil toplum örgütlerini var eden düşünce, aktif vatandaşın düşüncesine uygun örgütlü yapılar aracılığıyla katılımcı demokrasinin gereklerini yerine getirebilmesine fırsat yaratılmasıdır.

         Bu noktada bir parantez açıp, Daron Acemoğlu'nun "Dar Koridor" kitabından bahsetmekte fayda bulunmaktadır. Acemoğlu bu kitabında, politik toplum ile sivil toplumun devlet yönetimindeki etkinliğinden yola çıkarak, başarılı devlet yönetimi örnekleri incelendiğinde her iki yapının (politik toplum ve sivil toplum) dengeli birlikteliğinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Politik toplumun sivil toplumun alanını daraltacak şekilde genişlemesinin sakıncaları olduğu gibi, sivil toplumun fazla gelişmesinin de politik toplumun işlevlerini yapamaz hale gelmesi sonucunu doğuracağı düşünülebilir. Dar koridor denilen alan, işte bu iki yapının dengeli birlikteliğini anlatmak için kullanılmış bir kavramdır. Ben derslerimde şu örneği vermiştim. Bir kutuya koyduğumuz biri kırmızı, biri mavi iki balonu şişirdiğimizde bir aşamadan sonra balonlardan birinin diğerinden fazla şişirilmesi, diğer balonun alanını daraltacaktır. Politik toplumun aşırı genişlemesi, sivil toplumu baskı altına alırken, bireysel hak ve özgürlükler açısından da bir tehdit oluşturacaktır. Günümüz otoriter yönetimleri incelendiğinde, hepsinde de politik toplumun sivil toplum alanını daralttığı ve bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı görülmektedir.

         Sivil toplum örgütleri dediğimizde, devletin politik örgütlenmesinin dışında kalan, yani devlet dışı olan, dernek, vakıf, sendika ve meslek örgütleri aklımıza gelmelidir. Bunların hepsinin ortak özelliği, katılımın serbest olması ve tüzel kişiliklerinin olmasıdır. Bu anlamda tüzel kişiliği bulunmayan dini cemaatlerin sivil toplum olarak adlandırılması oldukça sorunlu bir düşüncedir. Burada sivil toplum örgütlerinin devletle olan ilişkilerini değerlendirmek gerekir. Yapısal olarak politik toplumun dışında olan örgütlerin politik toplumla ilişkilerinin kurumsal düzeyde kurgulanması esastır. Bu sınır aşıldığında yapısal olarak sivil toplum örgütü ama kavramsal olarak sivil toplumun içine sokulmuş "Truva Atı" görünümlü örgütler ortaya çıkar. Bu yapılar bir taraftan politik toplum tarafından kayırılırken, diğer taraftan onların hatalı uygulama ve politikalarını meşrulaştırma işlevi görürler. Burada kastettiğimiz elbette sivil toplum örgütlerinin politik toplumla tam bir karşıtlık içinde bulunması gerekliliği değildir. Örneğin bir sendika çalışanların haklarını savunmak için vardır. Bu hakların savunulması bağlamında politik toplumla kol kola olması beklenmez. Çalışanların hakları için mücadele etmesi beklenir.

         Her sivil toplum örgütü belirli bir amaç doğrultusunda faaliyet gösterir. Vatandaşlar kendi düşüncelerini doğru biçimde ifade eden sivil toplum örgütlerine üye olarak, katılımcı demokrasinin gereği olan aktif vatandaşlığa adım atarlar. Demokrasinin gelişmiş olduğu, politik toplum ile sivil toplum arasında dengeli birlikteliğin bulunduğu toplumlarda sivil toplum örgütlerine üyelik oranlarının yüksek olduğu görülür. Ülkemizde ise bu oranlar son derece düşüktür. Bu durum, politik toplumun sivil toplumu baskılaması, kendi alanını genişletmesi sonucunu doğurmaktadır. Diğer bir ifadeyle, katılımcı demokrasinin gerektirdiği aktif vatandaşlık işlevsiz kalmaktadır. Oysa farklı düşünceleri savunan sivil toplum örgütlerinin kamu politikası süreçlerinde üyelerinin görüşlerini sürece yansıtabilmek için mücadele ettiği, kamuoyu oluşturma işlevlerini yerine getirebildiği bir yapıda, farklı görüşlerin bileşkesi olarak ortaya çıkacak politikalar kamu yararına en uygun çözüm seçeneğini oluşturacaktır. Ama bunun için öncelikle olması gereken, görüşlerinin kamu politikalarına yansımasını isteyen bireylerin sivil toplum örgütlerine üye olmaları, onların gücünü artırmalarıdır.

         Sivil toplum örgütlerinin hem yapısal hem de kavramsal olarak olması gereken yerde bulunmadığı ülkemizde, bu örgütlerin yönetim anlayışlarının eleştirisi ayrı bir tartışma konusu olabilir. Ancak "etliye sütlüye bulaşmayan" ve başka insanların mücadelelerinin sonucunda elde edilecek kazanımlardan fayda bekleyen bireyler, politik toplumun bireysel hak ve özgürlükleri daraltmasını eleştirirken iki defa düşünmelidir. Zira bu tarz bir eleştiri, bireysel bir tutarsızlık anlamına gelir. Kolektif hareket ikilemi adını verdiğimiz kavram, mücadelenin külfetine katlananların yanında elde edilen kazanımların kolektif olarak paylaşılmasını tanımlamak için kullanılır ve hiç de adil bir yaklaşım değildir. Ayrıca bilinmelidir ki, sivil toplum örgütlerini güçlü kılan, sorumluluğunun ve çıkarlarının bilincinde olan aktif vatandaşların sivil toplum örgütlerinde yer almasıdır. Olan biteni dışarıdan izleyip, verilmeyen haklarından şikayet eden bireyler, politik toplum karşısında edilgen kalmaya ve verilenle yetinmeye mahkumdurlar...

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

5 Nisan 2021 Pazartesi

 

KAMU POLİTİKASI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

     Sevgili dostlar, bugün aslında ağırlıklı olarak sivil toplum örgütleri üzerine bir yazı yazmayı planlamıştım. Ancak iki gündür yaşadığımız olaylar benim yazı tercihimi de değiştirdi. Bugün toplumsal sorunlara siyasal iktidarın bakışını anlayabilmek adına kamu politikası üzerine düşüncelerimi aktarmayı uygun buldum. Daha önceki yazılarımda kamu politikasının ne olduğu üzerine kısa da olsa açıklayıcı cümlelerim olmuştu. Farklı bakış açılarıyla farklı tanımları yapılsa da, tanım üzerinde biraz durmak istiyorum. Çünkü ardından yazacaklarım, tanımla doğrudan bağlantılı olacak. Kelime anlamı olarak kamu politikası (public policy), siyasal iktidarın sorunları çözme yoludur diyebiliriz. Eski bir tanıma göre, hükümetin yapması ya da yapmaması gereken, yapacağı ya da yapmayacağı her şey olarak ifade edilmektedir. Ancak bu tanım gelişen dünya gereklerini karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Zira günümüzde kamu politikasının oluşumu, nihai noktada karar verici olan hükümet olsa da, bir çok aktörün içinde bulunduğu bir süreçtir. Sivil toplum örgütleri, kamu personeli, üniversiteler, meslek örgütleri/örgütlenmeleri, medya, kamu kurum/kuruluşları ve vatandaşlar vd., kamu politikası sürecinin sağlıklı işlemesi için sürecin içerisinde olması gereken aktörlerdir. Siyaset (politics) ise dar anlamıyla hükümetin devleti yönetmesi sürecinde oluşan ilişkiler ve etkinlikler olarak tanımlanabilir. Geniş anlamı ile siyaset, toplumsal alanda iki insanın ilişkisine kadar genişletilebilir.

   Kamu politikası süreci; sorunun tespiti, politikanın formülasyonu, uygulama, değerlendirme ve alternatiflerin belirlenmesi aşamalarından oluşur. Süreç öncelikle sorunun tespiti ile başlar. Bu çok önemli bir aşamadır. Çünkü politikaları oluşturmaktan ve uygulamaktan sorumlu olan siyasal iktidarın sorunun varlığını kabul etmesi gerekir. Bunun olabilmesi için kamuoyu oluşturulması önemlidir. Bu bazen bir sivil toplum örgütünün, bazen bir meslek örgütünün, bazen medyanın ya da bütün bunlarla berber bütün aktörlerin kamuoyunun dikkatini soruna çekmesi ile başlar. Toplumda tartışılmaya başlayan her konu, kaçınılmaz olarak siyasal iktidarın ilgi göstermesi gereken bir olgudur. Çünkü bir sonraki seçimleri düşünerek oylarını artırmak her siyasal iktidarın hedefi olmalıdır. Fakat bazen siyasal iktidar, ideolojik arka planında var olan dengeleri dikkate alarak, bazı sorunları görmezden gelebilir. Bu görmezden gelme tercihi de bir kamu politikasıdır. Sağlıklı işleyen bir süreçte siyasal iktidarların kamuoyunun hassasiyetlerini dikkate alması beklenir. Bunun en yakın örneği, İstanbul Sözleşmesi konusunda kamuoyu hassasiyetinin, ideolojik arka plana yenik düşmesi şeklinde kendini göstermiştir. Siyasal iktidar kadına şiddeti bir sorun olarak görmeyip kendisine destek veren cemaatlerin oy potansiyelini korumayı bir politik tercih olarak ortaya koymuştur. Bir diğer örnek, sağlık çalışanlarının pandemi sürecinde yaşadıkları yıpranma duygusunu çeşitli şekillerde kamuoyu gündemine taşıma çabası ile ortaya çıkmaktadır. Burada siyasal iktidar, sağlık çalışanlarının taleplerini görmezden gelmekte ve kendince bir sorunun varlığını  kabul etmemektedir. Sorun olmayınca (!) bu alanda her hangi bir aksiyon alınması da gereksiz görülmektedir.

     Kamu politikası sürecinin bütün aşamalarında bütün aktörlerin az ya da çok sürece etki etme gücü olduğu varsayılır. Eğer bu varsayım gerçeklerle uyumsuz ise kamu politikası, kamu yararını gözetmeden diğer faktörlerle belirlenir. Bu durumda görmezden gelinen sorun sosyal ve ekonomik olarak daha büyük faturaların toplumun önüne çıkmasına neden olur. Yani sorun görmezden gelinmekle yok olmamaktadır. Bu nedenle sorunun tespiti aşaması çok önemlidir. Bu yazıda ağırlıklı olarak sorunun belirlemesi aşamasını konuşmamızın nedeni, diğer alanların daha teknik olarak işleyen süreçler olmasıdır. Ancak bu diğer aşamaları önemsiz gördüğümüz anlamına gelmemelidir. Sadece şu an için diğer aşamaları sonraki yazılara bırakmayı uygun buluyorum.

       Kamuoyu oluşturulmasında sivil toplum örgütleri ve diğer örgütlü yapıların seslerini duyurarak soruna dikkat çekmesi için sosyal medya ve medya araçlarının kullanılması önem kazanmaktadır. Ancak bu çabalar tek yönlü olarak algılanmamalıdır. Bazen kamuoyunun belirli bir yönde oluşması farklı aktörlerin itirazlarına sebep olabilir. Bu nedenle kamu politikası sürecini fizik derslerinden hatırladığımız bileşke kuvvete benzetebiliriz. Eğer süreç demokratik ve adil çalışırsa, kamuoyu algısı kamu yararını gözetecek şekilde ve toplumu uzlaşmaya taşıyarak oluşur. Bu elbette sağlıklı olan ve tercih edilmesi gerekendir. Böyle bir durumda sorun doğru tanımlanır ve üretilecek politika çözümleri küçük sapmalar olsa da doğruya yakın oluşur. Aksine ilişkin örnekler ise ne yazık ki, günümüzde bol miktarda yaşanmaktadır. Siyasal iktidar, sorunu doğrudan görmezden geliyor görünmemek adına sosyal medya ve medya üzerinden kamuoyunu maniple etmeye çalışabilir. Bu çaba elbette hukukun ve demokrasinin gözardı edilmesi ile gerçekleşebilir. Örneğin sosyal medyada gündemi maniple etmek için görevlendirilmiş, ancak kamu görevlisi olmayan kişilerin korkutma, yıldırma, hakaret gibi davranışları, kamuoyunun yanlış yönde oluşmasına ya da oluşmamasına neden olabilir.  

       Siyasal iktidara seçimle verilen egemenliği temsil yetkisi bir kullanım yetkisi değildir. Bu nedenle "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir". Bu temsilin sınırlarını belirleyen çerçeve ise anayasadır. Yani siyasal iktidar sınırsız bir güce sahip değildir. Sınırlarını belirleyen hukuksal ve ekonomik çerçeve mutlaka dikkate alınmalıdır. Örneğin siyasal iktidar anayasal olarak tanınmış bireysel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı tutum takınamaz. Kamu politikası süreçlerinde devletin temel kuruluş ilkelerini yok sayamaz ve yok varsayıp politika belirleyemez. Bunları yapmaya kalktığında demokratik bir yapıda gerekli denetim mekanizmaları devreye girer. Mesele siyasal iktidarın yanlış yapmasından çok, yanlış yaptığı zaman hangi denetim mekanizmalarının kamu yararını savunacağı sorunudur. Demokratik bir rejimin en önemli özelliği, hukukun üstünlüğü bağlamında söz konusu denetim mekanizmalarının etkili biçimde işletilebilmesidir. Yine demokratik bir rejimde alternatif bilgiye erişim kanallarının açık olması beklenir. Eğer medya siyasal iktidarın kontrolü altındaysa, her anlamda manipülasyon amacıyla kullanılabilir.  

     Eğer siyasal iktidar, toplumsal bir sorun hakkında kamuoyu oluşmasını istemiyorsa medya ve sosyal medyada manipülasyon yaparak süreci baltalar. Nasıl ki piyasalarda manipülasyon suçsa, siyasal iktidarın gündemi maniple etmesi de anayasal bir suçtur. Burada demokrasi adına çok tehlikeli bir söylemden söz etmek gerekir. Siyaset siyasetçiler tarafından yürütülen bir faaliyetken, kamu politikası oluşumu, toplumun bütün bireylerinin ve örgütlü yapılarının içinde olduğu/olması gerektiği bir süreçtir. Bu süreçten insanları ve örgütleri dışlamak, demokrasi ve onun gereği olan hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşmaz. Yani "siz işinize bakın" söylemi sadece temsil yetkisi almış siyasetçilerin egemenliği gasp etme söylemidir. Örneğin bir sağlık çalışanının sosyal medyada yaşadığı sorunları gündeme getirmesi, anayasal ifade özgürlüğü kapsamında ele alınmalı ve gelecekte toplumun önüne büyük maliyetler çıkarabilecek sorunları iktidarın gündemine taşıdığı için de değerli görülmelidir. Yaşadığımız diğer örnekte olduğu gibi, emekli olmuş meslek mensuplarının bilgi ve tecrübelerini kamuoyu oluşturmak için açıklamaları, bırakın suçlamayı bir siyasal iktidarın taktir etmesi gereken bir davranıştır. Eğer siyasal iktidarın ideolojik arka planı kamu yararına üstün geliyorsa, söylemin anlamını yitirmesi durumu söz konusudur. Böyle bir ortamda siyasal iktidarın bütün eylemleri gündemi maniple etmeye yönelik demektir. Tarih elbette neyin doğru neyin yanlış olduğunu ortaya koyacaktır. Ama yaşanan ve yaşatılan sıkıntılar insanlarda derin izler bırakacaktır. Siyasal iktidarın varlık sebebi devletin yönetilmesi, devletin varlık sebebi ise kamu hizmeti sunulmasıdır. Yani kamu yararı siyasal iktidarın her faaliyetinde temel hareket noktası olmalıdır.                  

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

ozkanleblebici@gmail.com

7 Mart 2021 Pazar

 

KÜÇÜK TANRILAR YARATMAK

     Sevgili dostlar bilginin bittiği yerde inanç başlar. İnanç, bilginin olmadığı ya da yeterli olabileceğinin kabul edilemediği noktada oluşur. Oluştuğu andan itibaren, güvenilir bilgi ile kesin olarak aksi ortaya konmadıkça varlığını sürdürür. Varlığını sürdürürken de her zaman inanç duyulan şeyin varlığının devamını meşrulaştıracak koşulsuz bir kabullenme yaratır. Bu koşulsuz kabul öylesine güçlüdür ki, insan bu kabulle varlığını inancına bağlar. Oysa bir sisteme, bir kişiye, bir değere olan güven, koşullu bir kabullenmedir. Söz konusu koşullarda bir değişiklik oluştuğunda güven yerini güvensizliğe bırakır. Bu noktadan itibaren ya güven duyulan şeyde bir değişiklik beklentisi oluşur, ya da yerine başka bir şey konulur. Günlük hayatımızda bilgi edinme konusundaki tembellik ya da sorgulama konusundaki isteksizlik, bizi insanlara, sistemlere varsayımlara, değer yargılarına karşı güçlü bir inanç duymaya iter. Bu inanç ise çoğunlukla dışarıdan bakıldığında anlamsız bir biçimde tanrı-kul ilişkisine benzer bir ilişki biçimi yaratır. Bu yazıda inanç ile oluşmuş "parasitik symbiosis" ilişki biçiminin toplumsal yapıdaki durumu ve bunun devlet yönetimi ile olan etkileşimi üzerine düşünsel bir pencere açılmaya çalışılacaktır.

         İktidar, yönetme gücünü tanımlayan bir kavramdır. İktidarın bu gücünün meşruiyetini sağlayan olgu ise otoritedir. Bu anlamda otoriteyi yönetme gücüne duyulan inanç/kabul olarak tanımlayabiliriz. Elbette yönetme gücüne duyulan inancın yarattığı meşruiyet ile kabulün yarattığı meşruiyet farklıdır. Kabul koşullara bağlı olarak var olurken, inanç koşullardan bağımsız olarak varlığını sürdürür. Her iki durumda oluşan meşruiyetin tanımlanması, her zaman kolay olmayabilir. Bir kamu yöneticisinin otoritesi kabule dayanan bir meşruiyet oluşturur. Mevcut hukuk düzeni ve adalet gibi kavramlar yönetici tarafından ihlal edilirse, meşruiyet sorgulanır ve otoriteye olan kabul ortadan kalkabilir. Sonuçta yöneticinin yerine bir başka yönetici geçer ve yönetme gücünü (yani iktidarı) kullanır. Din gibi bir inanç sistemi söz konusu olduğunda, bu sistemin hayatımızı düzenleme gücüne duyulan inanç, sisteme koşulsuz bir meşruiyet sağlar. Bu durumda tanrının iktidarı sorgulanamaz ve otoritesi mutlaktır. Ancak her zaman yönetimin otoritesine karşı inanç ya da koşullu kabulü tanımlamak kolay olmayabilir. Çeşitli nedenlerle yöneticinin otoritesine karşı kabulü aşan bir inanç oluşabilir. İşte bu durumda, fiziki varlığı olan, otoritesi mutlak tanrılar oluşmaya başlayabilir. Bu tanrılar kimi zaman sevdiğiniz insan, kimi zaman bir arkadaş grubunun lideri, kimi zaman bir sivil toplum örgütü yöneticisi, kimi zaman bir yürüyüş grubunun rehberi, kimi zaman da devleti yöneten bir kişi olabilir. Ortak özellik, kişinin otoritesine olan, kabulü aşan güçlü inançtır. Bu inancın temelinde yatan ise, insanlığın tarihsel gelişiminin günümüzde ulaştığı aşama olan bilgi toplumunu ve onun gereklerini anlayamamış, özümseyememiş olmaktır. Eğer yöneten tarafından yönetilenlerin bu inancı kabul edilirse, ortaya "parasitik symbiosis" bir ilişki biçimi çıkar. Çoğunlukla yönetilenler tarafından farkında olunmayan bu ilişkide yönetilenler, varlıklarının devamının yönetenin iktidarına bağlı olduğu yönünde güçlü bir inanç sahibidirler. Bu inancı sorgulamaya kalkanlara karşı ise, çoğunlukla saldırgan ve bilgi toplumu ile bağdaşmayan bir tutum oluşur. Korkulan, genellikle inancın yıkılması durumunda ortaya çıkacak belirsizliktir ve bu belirsizliğin en büyük nedeni bilgi eksikliğidir.

         İnsanlığın tarihsel gelişiminde önemli bir aşama olan yerleşik hayata geçilmesinden sonra günümüze kadar olan süreç, üç önemli başlık altında incelenmektedir. Bunlar tarım toplumu, sanayi toplumu ve günümüzde süregeldiği varsayılan bilgi toplumudur. Bilgi toplumunda bilginin üretim ve aktarım hızı artmıştır. Bu durum, yönetim alanında inanca dayalı meşruiyetin alanını daraltmaktadır. Ancak Weber'in otorite sınıflandırmasında belirttiği üzere, nasıl ki geleneksel, karizmatik ve yasal/ussal otorite tarihsel bir evrime işaret etmiyor ve her dönemde bir arada bulunabiliyorsa, inanca dayalı meşruiyet ile koşullu kabule dayalı meşruiyet de bir arada bulunabilmektedir. Burada bir konu önemlidir. İnsanların bilgiye erişimi ne kadar kolaylaşsa da bunun iradi bir eylem olduğu gerçeği ortada dururken, insanların genellikle bilgisizliğin rahatını (!), bilmenin sorumluluğuna tercih ettiği de inanca dayanan meşruiyetin dayanaklarından biri olarak kabul edilebilir.

         Günümüzde siyasal iktidar, devlet adını verdiğimiz siyasal örgütlenmeyi belirli koşullarda, belirli bir süre yönetme gücünü elinde bulunduran yapıyı ifade eder. Siyasal iktidarlar, devleti yönetirken kendilerini iktidara getiren ideolojik      düşüncenin sorunlara getirdiği çözüm yolu olarak kamu politikalarının oluşturulması ve uygulanması süreçlerini yönetirler. Ancak iktidarların bu politikaları tek başına oluşturduğunu söylemek çok dar bir bakış açısı olacaktır. Toplumsal yapının karmaşıklığı dikkate alındığında bu süreçlere etki eden birçok olgu ve olaydan söz etmek mümkündür. Örgütlü sivil toplum bu sürecin en önemli aktörlerinden biridir. Üniversiteler, meslek örgütleri gibi birçok diğer aktörleri de sayabiliriz. Ancak ne var ki, bazen siyasal iktidarlar, işletilmesi gereken süreci yok sayıp, kısa sürede kafalarının ardındaki ideolojik arka planı yansıtan bir düzenlemeyi gündeme getirip, tartışılmasına fırsat bile vermeden yasalaştırabilir. Bu durum normal koşullarda bir meşruiyet sorunu yaratır. Ama eğer meşruiyet koşullu kabul ile inancın arasındaki çizginin silikleştiği gri alandan doğuyorsa, toplumun oldukça büyük bir kesiminin memnuniyetsizliğine rağmen siyasal iktidarın iradesi egemen olur. Burada artık yasaların "önemi" yoktur. Çünkü iktidar meşruiyetini inanç üzerinden temellendirmeye başlamıştır. Bunun yanında meşruiyeti sorgulayanlara karşı siyasal örgütlenmenin bütün gücü ve yapısı hem zorlayıcı hem de ikna edici bir unsur olarak ortaya konmaya çalışılır. İktidar bir taraftan da kendi meşruiyetinin temeli olarak gördüğü inancı güçlendirici tedbirler almayı ihmal etmez. Bu durum kamu politikalarına da yansır. Bilgi değersizleşir, tartışma zemini bilim dışı bir alana kayar ve buradan sonra kimin doğru söylediği anlamını yitirir.   

         Buraya kadar olan bölümde iktidar gücünün yapısını ve meşruiyetini nereden aldığını anlatmaya çalıştım. Siyasal bir örgüt olan devlet karşısında sivil toplumun çıkarlarının korunması ancak örgütlü bir sivil toplum yapısı ile mümkündür. Sivil toplum örgütleri kamu politikası süreçlerinin doğru ve toplum yararına işletildiği durumlarda farklı açılardan yaklaşarak kamu politikasının kamu yararı gözetilerek oluşturulmasına destek ve yardımcı olurlar. Burada sivil toplum örgütlerinin yönetimi de mikro düzeyde yukarıda anlatmaya çalıştığım iktidar ve meşruiyet kavramlarından bağışık ele alınamaz. Çünkü yönetim felsefesi açısından bu mümkün değildir. Ancak sivil toplum örgütleri üzerine bir başka yazıda daha ayrıntılı durmak üzere, konuyu burada sınırlandırıyorum.

         Bundan beş bin yıl önce, Sümer efsanelerinde evreni yaratan tanrılar "An" ve "Enlil" olarak adlandırılır. Bir gün çok çalışan genç tanrılar Enlil'e isyan noktasına gelir. Çözüm ağır işleri yapacak insanoğlunun yaratılmasıdır. Şimdi bu mitolojik hikayeyi biraz tersten okuyalım. Her zaman ağır işleri yapacak birilerine ihtiyaç vardır. Mesele bu çalışanların hangi tanrıyı yarattığındadır. Son söz olarak hayatın başkalarının egolarını beslemek için heba edilemeyecek kadar değerli olduğunu belirtmek isterim. Düşünmeye sevk edebildiğim her insan, benim mutluluğumun sebebidir...  

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

ozkanleblebici@gmail.com

31 Ocak 2021 Pazar

 

POLİTİKA ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

       Sevgili dostlar öyle zamanlar vardır ki, insan bütün çevresinde olan biteni anlamakta zorluk yaşar. Temel sorun bütün kavramların birbirine karışması ve olayların sistematik olarak incelenmesinin zorlaşması olarak kabul edilebilir. Bu durum ya değerlendirmenin bilgi eksikliği nedeniyle yetersiz kalmasından, yada dışarıdan bir etki ile sizin doğru ve yeterli bilgiye erişiminizin engellenmesinden kaynaklanabilir. Demokrasinin var olmasının en önemli koşullarından birinin "alternatif enformasyon" olmasının sebebi, halkın kendini yönetebilmesi için doğru ve yeterli bilgiye ulaşabilmesi amacıyla farklı bilgi kaynaklarına erişiminin mümkün olması gerekliliğidir. Bu yazımı, alternatif enformasyona yardımcı olmak ve insanların olan biteni değerlendirebilmesi için onlara farklı bir bakış açısı sunmak amacıyla yazıyorum.

     Politika kelimesinin İngilizcede iki farklı karşılığı bulunmaktadır. Bunlardan "politics" bizim siyaset olarak bildiğimiz alanın karşılığıdır. "Policy" kelimesi ise, hükümetlerin en üst siyasal yapı olarak kabul edilen devleti yönetirken izledikleri yolu tanımlamak için kullanılır. Bu yazıdaki politika kelimesi, ikinci belirttiğim anlamında kullanılmıştır. Bu konuda benim en beğendiğim tanım, Easton tarafından yapılan "politika, değerlerin otoriter tahsisidir" tanımıdır. Gerçekten de hükümetlerin politikaları, ülkede yaratılan bütün değerlerin paylaşımını belirler. Hükümetlerin yaptıkları bütün düzenlemeler, yasama organı tarafından çıkarılan yasalar, politikanın vücut bulmuş halidir. Örneğin bütçe kanunu çok somut bir politika dokümanıdır. Kamu kaynaklarının topluma ne şekilde dağıtılacağını belirler. SUT (Sağlıkta Uygulama Tebliği) bir politika dokümanıdır. Kısacası hukuki norm haline gelen her şey, politika dokümanıdır. Ancak kamu politikasını sadece hukuki normlar açısından ele almak, o normların oluşmasında arka planda kalan devasa bir süreci görmezden gelmek demektir. Bu sürecin içerisinde bütün bir toplumsal yaşam vardır. Yani ortaya çıkan sorunların "politika malzemesi yapılması" söylemi şöyle dursun, bu sorunlar politikanın gerçek malzemesidir. Sorunlara bu açıdan bakılabildiğinde, siyaseten söylenen sözler etkisini yitirmeye başlar. Gerçek bütün çıplaklığıyla uyuyanların suratına çarpar.

     Hükümetler kamu politikasının belirlenmesinde karar noktasında yer alırlar. Bu nedenle her siyasi parti iktidara geldiğinde sorunlara ve dünyaya bakışı doğrultusunda kendi ürettiği politikaları uygulamaya çalışır. Kamu kurumları ve kuruluşları, bu politikaların uygulayıcısı konumundadır ve doğrudan politika belirleme yetkileri bulunmamaktadır. Örneğin SSK'nın başına atanan bir yönetici tarafından batırılması mümkün değildir. En fazla söz konusu yönetici usulsüzlük yada yolsuzluk yaparak kurumu zarara uğratabilir ki, bunlar denetimde ortaya çıktığında yasal karşılığı olur. Bu iddiaların ortaya atılması bilgisizlikten kaynaklanmamaktadır. Oldukça başarılı bir iletişim stratejisinin ürünü olduğu söylenebilir. Diğer bir ifadeyle halkın anlayabileceği bir dille, yaratılmak istenen algı yaratılmaktadır. Kimileri bunu başarısız bulabilir. Bir şeyi doğru bulmakla başarılı bulmak farklı şeylerdir. Yani iletişim stratejisinin başarılı olduğunu söylemek, o stratejiyi uygulayanları doğru bulmakla aynı şey değildir. Ülkemizdeki tartışma açısından bakıldığında muhalefetin bu teknik detayı yeteri kadar iletişim stratejisine yansıtamadığı görülmektedir. Yaratılan algının siyaset bilimi açısından en önemli etkisi, iktidar partisinin kendi tabanını konsolide etmesi olarak ortaya çıkmaktadır.

         Kamu politikası oluşturulurken, bir hazırlık süreci vardır. Bu süreçte yaşananlar, halkı (kamuoyunu) uygulanacak politikaları kabul etmeye hazırlamak için gerekli koşulların oluşturulmasına yöneliktir. Örneğin özelleştirmelerin bir kamu politikası olarak uygulanabilmesi, yapılanların kamuoyu önünde rasyonel olarak algılanması için bir dizi uygulamayı gerektirmektedir. Kamunun verimsizliğinin kanıtı olarak öncelikle kurum zarar ettirilir. Bunun için kurumun personel politikası siyasetin etki alanı içerisine alınır. Gerekli makine teçhizat yenilemeleri için ödenek çıkarılmaz ve sonuçta kurum zarar eder. Gerekli algı ortamı oluşturulduktan sonra siyasi iktidarın yakın çevresindeki sermaye grupları kamunun mallarına gerçek değerinin çok altında fiyatlarla sahip olurlar. Özelleştirmenin bir kamu politikası olarak neden ve nasıl gündeme geldiğini başka bir yazıda ele almak üzere bir başka örnek verelim.

         Siyasi iktidarların geleceğini halkın nezdinde en çok etkileyen konulardan biri de sağlık politikalarıdır. 2004 yılında "Sağlıkta Dönüşüm Programı" adıyla uygulamaya konan politika değişimi, temel olarak sağlık alanında piyasa koşullarının egemen olduğu bir sistemin kurulmasını hedefleyen bir politika sürecinin parçasıydı. Hazırlık sürecinde ortaya konan argümanlardan en bilineni, SSK hastaneleri önünde oluşan kuyruklardı. Oysa bir kamu hizmeti olarak sağlık hizmetinin sunumunda iki şey önemlidir. Bunlar, sunulan hizmetin niteliği ve niceliği olgularıdır. Nitelik olarak SSK hastanelerinin sağlık hizmeti sunumunda doğru örnek olduğunu savunan, bu hastanelerde görev yapmış birçok sağlık çalışanı mevcuttur. Bu durumda politika olarak beklenen, nitelik olarak iyi olan bu kamu hizmetinin nicelik olarak geliştirilmesidir. Oysa kötü örnek olarak gösterilip, yerine kamunun kaynaklarını eriten bir politika tercih edilmiştir. Sağlıkta dönüşüm programının uygulanmaya başlanmasından on yıl sonra, sağlık harcamalarının bütçedeki ağırlığı beş katına çıkarken, alınan hizmetin niteliğinde ciddi bozulmalar meydana gelmiştir. Sadece SUT konusundaki değişiklikleri izleyerek bile hizmetin kalitesinin nereden nereye geldiğini anlamak mümkündür. Birçok önemli ilacın ödeme kapsamı dışında tutulmasının kamu hizmeti açısından ne ifade ettiğini sorgulamak gerekmektedir. Elbette hizmetin niteliğinden "şehir hastaneleri" gibi modern tarzda yapılmış binaları ve kırmızı halı döşeli koridorları anlayan insanlar için doğru olanı anlatmaya burada yazacaklarımız yeterli olmayacaktır. Sadece görünenle gerçeklik arasındaki bağın sorgulanmasında olaylara kamu politikası boyutundan bakmayı etkili bir araç olarak tavsiye ediyorum.

         Kamu politikası, siyasi iktidarın yönetim enstrümanıdır. Etrafımızda olan biten her şeyin bir kamu politikası tercihinden kaynaklı olduğunu anladığımızda, bu bilinci siyasi tercihlerimize yansıttığımızda sorumlu bir vatandaş olarak ülkemizin geleceği için daha tutarlı davrandığımızı düşünebiliriz. Aksi halde sloganlarla bağırarak taraftarlığını yaptığımız siyasi hareketin otoriter olarak tahsis ettiği değerlerden payımıza düşeni bekleyerek bir ömrü boşa harcamamızın suçunu kimseye yüklemenin anlamı olmayacaktır.

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi