18 Şubat 2022 Cuma

BİLİMSEL ÇALIŞMA VE TARAFTARLIK

Bu yazı 11 Ocak 2013 tarihli ve 1347 sayılı Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisinde yayımlanmıştır.  

BİLİMSEL ÇALIŞMA VE TARAFTARLIK

İnançlarımız; algılarımızı, olayları yorumlamamızı ve sonuçta kararlarımızı etkileyebilmektedir. Neye niçin inandığımız sorusunun cevabı, inançlarımızın oluştuğu çevrenin etkilerinin analizi ile anlam kazanır. Bu konu bir yerde sosyal psikolojinin araştırma alanında bulunur. Tarih boyunca insanın “neden?” sorusuna cevap arama uğraşı, aynı zamanda inançlarımızın oluştuğu ve olaylara bakış açılarımızın belirlendiği bir çevrede gerçekleşmiştir ve gerçekleşmektedir. Aynı zamanda yönetimin siyasi örgütlenmesinin ve yönetilenler üzerindeki otoritesinin tesis edildiği söz konusu çevrede iktidar ve otorite arasındaki bağ, ideolojinin meşrulaştırıcı gücü üzerinden sağlanmaktadır. Bu da bizi, ideolojinin inançlarımızı ve dolayısıyla kararlarımızı etkilediği sonucuna götürür.

Foucault ideolojinin iktidarın temsilindeki işlevini şöyle açıklamaktadır; “İdeoloji, temsilin temelini, sınırlarını veya kökünü sorgulamamakta, genel temsil alanında dolaşmakta, burada ortaya çıkan zorunlu ardışıklıkları saptamakta, oradaki bağlantıları tanımlamakta, orada hüküm sürebilen bileşim ve çözülme yasalarını açığa çıkarmaktadır. Bütün bilgiyi temsiller alanına yerleştirmekte ve bu mekânı dolaşarak, onu örgütleyen yasaların bilgisini formüle etmektedir. Bir bakıma bütün bilgilerin bilgisidir.”[1] İdeolojinin iktidar alanındaki işlevini benzer biçimde tanımlayan, hatta bir aşama daha ileri götüren bir düşünür de Althusser’dir. O’nun ideolojiyi ele alışı, “balığın içinde yaşadığı su”[2] benzetmesiyle tanımlanabilir. İdeoloji bir ortamdır ve toplumda çok şey onun aracıdır. Diğer bir ifadeyle bilinç, ideolojinin bir fonksiyonu olarak ortaya çıkar. Çünkü algılarımızı belirleyen, ideolojidir.

Marks’ın bir alt yapı değişkeni olarak tanımladığı ideolojiyi bir üstyapı unsuru olarak gören Gramsci; organik ve keyfi ideoloji ayrımına giderek, insan yığınlarını örgütlediğini ve harekete geçirdiğini düşündüğü organik ideolojinin tarihsel olarak bir zorunluluk olabileceğini savunmaktadır.[3] Keyfi ideoloji ise daha çok polemik üretmektedir. Ancak bu noktada Foucault, yönetilenler açısından edilgen bir değerlendirmede bulunmaktadır. Buna göre nüfus yönetimin bir nesnesi olarak tanımlanırken, yönetimden isteklerinin farkında olan ama kendisine yapılanların farkında olmayan bir unsur olarak belirtilmektedir.[4] Kurulan denklemin bu noktasında yönetilen kitlelerin, Gramsci’nin deyimiyle, organik bir ideoloji ile örgütlenmesinde ya da harekete geçmesinde etkin olan güç, iktidardır. Öyleyse olan bitenin farkında olmayan ve sadece kendi taleplerinin farkında olan bir nüfus, bu taleplerin hangi bilinç düzeyinde oluştuğunu algılama aşamasında iktidarın belirlediği ideolojik düzlemde bu taleplerini gerçekleştirmeye çalışacaktır. Olan bitenin açıklaması işlevini üstlenen bilim de aynı düzlemde ilerleyecektir. Bu noktada bilim ve ideoloji ilişkisini açmamız gerekmektedir.

Her şeyden önce bilim ve ideoloji bir denklemin iki eşit tarafı değildir. Söylem bazında kuramsal yaklaşım; “var” ya da “olabilir” derken, ideolojik yaklaşım; “olmalıdır” der. Bilimsel kuram bir inanç ya da değer sistemine değil, olgulara dayanırken; ideoloji bir inanç, değer yargısı ve ahlak sistemine dayanmaktadır.[5] Bu farklılıklara rağmen ikisinin birbiri ile ilgisi bulunmadığını söylemek zordur. Şaylan, “ideoloji-kuram ilişkileri doğa bilimleri üzerinde bile belli bir ölçüde etkili olurken, toplumsal çatışmanın keskinleştiği, belli bir toplum düzeninin yerini bir başka düzene bırakmak üzere olduğu çağımızda toplum bilimi önermelerinin herhangi bir toplumsal içerik taşımaması olanaksızdır”[6] görüşüyle bir zorunluluğa işaret etmektedir. Her ideoloji bir kuramsal temel üzerinde var olur. Ancak bu noktadan sonra ideolojiyle kuram arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. İdeoloji kuramı kendi söylemlerini meşrulaştırmak için kullanır ve değişime zorlar. Kuramlar yetersiz kaldığı noktada ya ideoloji yeni bir kuramsal temel bulur ya da başarısız olur. Bütün bu süreçler, toplum bilimlerinde nesnellikten uzaklaştırıcı göreli bir körlük yaratır.

Bilme merakının sistematik bir biçim alması, bilimin emekleme evresi olarak adlandırılabilir. Aristoteles’in ünlü eseri “Metafizik”; “Bütün insanlar bilmek isterler” cümlesiyle başladıktan sonra, bilmenin derecelerini anımsama, deney, sanat ve bilim olarak üç aşamada betimlemektedir. Aristoteles, üçüncü aşamayı insana özgü olarak tanımlar. Bu aşamada bilim; “sonuçları ya da faydası açısından değil, kendi uğruna salt kendisi için istenen bilgidir ve sanatın üstünde yer alır.”[7] Buna göre bilgelik; “hiçbir yarar ve sonuç gözetmeksizin saf bilgiye ulaşma uğraşı içinde olmayı gerektirir.”[8] Bu derecede bir yansızlık, inançların toplum ve insan hayatındaki yerinden dolayı oldukça zordur. Toplumda yeniliğe karşı direnç ve insanların kendi durumunun değişmesine karşı korunma güdüsü de eklendiğinde, sorun sadece bilim adamının yöntem sorunu olmaktan çıkar.

Bilgi birikiminin sürekli arttığı bir ortamda bilimin sadece bilgi birikiminden ibaret olmadığını ve bilimin biriken bilgiyle değil devrimsel ve döngüsel paradigma kaymalarıyla ilerlediğini savunan Kuhn, politik ve bilimsel devrimlerin paralel önkoşulları olduğunu, mevcut yapılarda kendini koruma güdüsü bulunduğunu belirtmektedir. Gelişmelere ayak uyduramayan kurumları korumanın yol açtığı krizlerle birlikte devrimsel gelişmeler ortaya çıkar ve yeni yapılar eskilerin yerini alır. Bu toplumlar için geçerli olduğu gibi bilim için de geçerlidir. Kopernik devriminin Newton; onun da Einstein devrimiyle değiştiğini ifade etmektedir.[9] Bilimdeki bu paradigma değişimleri, bilimin araştırma nesnelerini etkilediği kadar, araştırma metotlarını da etkilemiş, değiştirmiş ve dönüştürmüştür. Disiplinlerin alanları kolay ve kesin belirlenebilir sınırları aşmıştır. İşte bu ortamda disiplinlerin kendi alanında çalışma arzusu ya da kendi alanını önemseme duygusu, bilimsel araştırmalarda yansızlığı engelleyen direnç noktalarından birini oluşturur. Bu aşamada “disiplin” tanımlanmaya muhtaç bir kavram olarak karşımızda durmaktadır.

 “Disiplin” kelimesinin kökeni Latince “discipulus” (öğrenci) ve “disciplina” (öğretim) kelimelerinden gelmektedir. İngilizce sözlük karşılığı eğitimden, otoriteye boyun eğmeye ve kendini kontrol etmeye kadar çok farklı anlamları bulunan kelime ile aynı kökten gelen “disciple” ise (dinsel anlamda) mürit kelimesinin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Akademik anlamda ise, yüksek okul ve üniversite düzeyinde eğitim verilen ve araştırma yapılan bilgi dalı olarak tanımlanmaktadır.[10] Foucault’nun “insanları uysal bireyler haline getiren şiddetli politik güç” olarak tanımladığı disiplin, insanların nasıl davranması ve düşünmesi gerektiğini tanımlayan moral bir boyuta da sahiptir.[11] Akademik disiplin; belirli bir araştırma nesnesine sahip olmalı; bu araştırma nesnesiyle ilgili özel bilgi birikimi sağlamalı; özel bilginin derlenebilmesi için kuram ve kavramlara sahip olmalı;  araştırma nesnesine uygun özel teknik dil ve terminolojiye sahip olmalı; araştırma gereksinimlerine göre yeni araştırma teknikleri geliştirmeli; üniversite veya yüksekokulda öğretilen konularda kurumsal görünürlüğü olmalı ve kendini yeniden üretebilecek saygın akademik birimlere ve bunlarla bağlantılı mesleki kuruluşlara sahip olmalıdır.[12]

Bir bilim insanı, yukarıda belirtilen hususların bilincinde olmalıdır. Gerçeği aramak ve gerçeği aradığını sanmak farklı şeylerdir. İnançlarımız gerçekliği değiştiremez ama gerçekliği algılama biçimimizi değiştirebilir. Bilim insanı açısından inançlarını bilimsel araştırmanın dışında tutabilmek zordur ama mümkündür. İnançlarımızın taraftarca savunulmaya başlandığı noktada ise bu asla mümkün olamaz. Taraftar olan artık mensubu olduğu düşünceye aidiyetini bir ibadet gibi yaşamaya başlar. Kendi düşünceleri ikinci plana itilir ve öznellik yitirilir. Bu durum bir futbol maçını eğlenceli kılabilir ama bilim açısından yanlışları doğru sanıp onlardan yeni yanlışlar üretmek gibi büyük bir tehlikenin söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Gramsci’nin organik aydın, geleneksel aydın ayrımına değerli bir katkıda bulunan Reyhan, hükümetin söylemlerini meşrulaştırma çabası içinde yeni bir aydın tipolojisi ortaya koyar ve bunu “hizmetli aydın” olarak adlandırır.[13] Buna “taraftar aydın”ı da ekleyebiliriz. Bütün inançların (dinsel, politik, sosyal vs.) aidiyet duygusuyla “taraftarca” yaşanması, bilimin sahip olması gereken bağımsız düşüncenin önünde bir duvar gibi yükselmektedir. Her konan tuğla ise gerçeklere ulaşmayı bir o kadar imkânsız kılmaktadır.



[1] Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler, (Çev.M.Ali Kılçbay, 3. Baskı), İmge Kitabevi, Ankara, 2006, s. 340.

[2] Metin Kazancı, Althusser, “İdeoloji ve İdeolojiyle İlgili Son Söz”, http://ilef.ankara.edu.tr/, 05.12.2012.

[3] Antonio Grmasci, Hapishane Defterleri, (Çev. Adnan Cemgil, 5. Baskı), Belge Yayınları, İstanbul, 2007, s. 81, 82.

[4] Michel Foucault, Entellektüelin Siyasi İşlevi, (Çev.Işık Ergüden vd., 2. Baskı), Ayrıntı Kitabevi, Ankara, 2005, s. 282.

[6] Gencay Şaylan, “Yönetim Biliminin Evrenselliği”, Amme İdaresi Dergisi,(C.11, S.2, 1978), TODAİE, Ankara, s.3-15.

[7] M.Ali Ağaoğulları (Ed.), Batıda Siyasal Düşünceler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 130-131.

[8] A.k.

[9] T.S.Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions, Second Edition, Un. of Chikago Press, London, 1970, s. 92-93.

[11] Armin Krishan, “What Are Academic Disciplines?”, Working Paper, University of  Southhampton, 2009.

[12] A.k.

[13]Hakan Reyhan, “Kürt Açılımı Sürecinde Yeni Bir Sosyolojik Açılım”, 16 Mayıs Der., S. 14, Ankara, 2009, s. 25-28.

27 Ocak 2022 Perşembe

 AFET YÖNETİMİNDE YAKLAŞIM SORUNSALI VE KAMU YÖNETİMİNİN ETKİNLİĞİ

AFET YÖNETİMİNDE YAKLAŞIM SORUNSALI VE KAMU YÖNETİMİNİN ETKİNLİĞİ

Sevgili dostlar Strasam'da yayımlanan yazım aşağıdadır. 

https://strasam.org/stratejisiyaset/siyaset-bilimi/afet-yonetiminde-yaklasim-sorunsali-ve-kamu-yonetiminin-etkinligi-466


Afetlere bakış açısı insanlık tarihinde bilimin gelişmesine bağlı olarak değişmiştir. İnsanoğlunun bilgi birikiminin yetersiz olduğu zamanlarda afetler doğa üstü güçlere izafe edilirken, bilimsel bilginin gelişmesiyle birlikte, doğa olaylarının sebepleri ve sonuçları anlaşılmaya başlamıştır. Bunun yanında göçebe insan toplulukları sebeplerini bilmese de bazı doğa olaylarına karşı tecrübeleriyle önlem almayı bilmiştir. Örneğin yağışlı bir havada dere yatağına çadır kurarlarsa selin verebileceği zararları yaşayarak öğrenip buna dikkat etmişlerdir. Buradan yola çıkarak afetlerin büyük ölçüde insan topluluklarının kararlarına bağlı olarak doğal olayların dolaylı sonucunda ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Ancak şunu vurgulamakta fayda vardır; günümüzde teknolojinin sunduğu imkanlar, riskleri yaşamadan değerlendirme olanağı sağlamıştır. Örneğin sayısal haritalarda yaşanan ilerlemeler neticesinde çeşitli zaman dilimlerindeki yağış istatistiklerine bağlı olarak, sel riski altındaki alanlar kolaylıkla tespit edilebilmektedir. Bu risklere rağmen yapılaşmada değerlendirmelerin dikkate alınmaması tamamen insan kaynaklı bir kusurdur ve yağışın beklenenden fazla olması yaşananların mazereti olamaz.

Özellikle 19 ve 20'nci yüzyıllarda kentleşmenin oransal artışı afetlerin sonuçlarının daha yıkıcı ve maddi kayıplarının daha fazla olmasına zemin hazırlamıştır. Kent planlaması, afetlere karşı alınacak tedbirler kapsamında önemli bir disiplin haline gelmiştir. Bunun yanında afetlerin artan maliyetleri, devletlerin ekonomik, moral ve insan gücü üzerinde önemli baskılar oluşturduğundan, afetlere karşı sistemli bir yaklaşımın geliştirilmesi gerekliliği kendini göstermiştir. Bu konuda ilk kapsamlı yaklaşım, afetleri bir döngü olarak kabul eden bütüncül afet yaklaşımıdır.  ABD'de 1979 yılında kurulan Federal Acil Durum Yönetimi Ajansı (FEMA) bu yaklaşım üzerine kurulmuştur. Bu yaklaşımın temeli afetleri öncesi ve sonrası olarak farklı yönetsel uygulamalar gerektiren bütün sürecin yönetimi şeklinde ele alma düşüncesidir. Afet döngüsünde afet öncesi, zarar azaltma ve hazırlık; afet sonrası, müdahale ve iyileştirme olmak üzere dört temel safha bulunur. Afet öncesi temel olarak risk yönetimini esas alırken, afet sonrası kriz yönetimi odaklıdır. Kriz yönetimindeki başarı ise, doğrudan risk yönetiminin başarısına bağlıdır. Bu nedenle de afet risklerinin önceden belirlenmesi ve alınacak tedbirlerin bu çerçevede değerlendirilmesi, afetlerde kayıpların azaltılması ve normal yaşantıya çabuk dönülebilmesi için bir zorunluluk olarak görülmelidir.

Ancak yirminci yüzyılın son çeyreğinde yaşanan afetler, mühendislik uygulamalarına dayanan bu yaklaşıma bakış açısını da değiştirmiştir. Başlangıçta toplumların afetlere karşı dirençli olması tartışılırken, zamanla afetlerden çabuk çıkabilen toplumlara doğru bir yönelim olmuştur. Kuramsal olarak afet yönetimine yaklaşımda da kriz yönetiminden risk yönetimine olan kayma, zamanla bütüncül hassasiyet yönetimine doğru evrilmiştir.[i] Bunu güncel bir örnekle açıklayabiliriz; son günlerde medyada yer alan "Kilimli Sahil Yolu" dalgalar nedeniyle sürekli olarak hasara uğramaktadır. Buradaki riskin ne olduğu büyük ölçüde bellidir. Dalgalar kötü hava koşullarının gerçekleştiği günlerde yükselerek yola zarar vermekte ve kullanılmasını engellemektedir. Bu riske karşı hangi mühendislik çözümlemelerinin yapılabileceği de bellidir. Her çözüm doğal olarak da farklı bir maliyet demektir. Hassasiyet yönetimi (vulnerability management), afet riskinin mümkün olabileceği seçeneklerden kaçınmayı gerektirir. Bu da, yolun gerekli ölçümler yapıldıktan sonra, daha güvenli başka bir güzergahtan geçirilmesidir. Ancak yapılan hatalarda ısrarcı olmak, kamu kaynaklarının israfı ile sonuçlanacaktır. Dolayısıyla tercih edilen afet yönetimi yaklaşımının kamu politikası ile doğrudan ilişkisi vardır. Bu ilişkiyi ortaya koymak için öncelikle kamu politikasının ne ifade ettiğini açıklamak gerekir.

Easton, politikayı "değerlerin otoriter tahsisi" olarak tanımlar ki, bu tanımlama kamu politikasının en kısa fakat en doğru tanımlarından biridir. Devlet adını verdiğimiz siyasal örgütü yöneten hükümet, çeşitli alanlardaki politikalarıyla değerlerin çeşitli toplum kesimlerine (ya da sınıflarına) dağıtımını sağlar. Toplumsal olan her olgu, bu nedenle kamu politikasının konusudur. Bir yol yapmak da bir politika tercihidir, cami yapmak da, okul yapmak da politika tercihidir. Yani hükümetlerin afet yönetimi konusundaki yaklaşımı da tercih edilen bir kamu politikasıdır. Ancak sorun bu kadar basit değildir. Her politika tercihinin parasal, hukuki ve siyasal boyutları vardır. Hükümetler kamunun parasını kamu için harcadıklarından dolayı, politika tercihlerinde toplumsal barışı bozacak dengesizliklerden kaçınmalıdır. Bu nedenle de bilimsel verilerin desteklemediği politikalardan ziyade, hesabını verebileceği rasyonel ve bilimsel verilerle desteklenen politikaları tercih etmelidir.

Afet yönetimi açısından değerlendirildiğinde afetlerle tercih edilen kamu politikaları arasında çok yakın bir bağ vardır.[ii] Tercih edilen bir kamu politikası, kendi risklerini de yaratmış olur. Örneğin enerji politikası çerçevesinde yapımına karar verdiğiniz nükleer santral, oluşabilecek bir kaza riskini içinde barındırır. Afet yönetimi konusunda dünyada en etkin afet yönetim sistemlerinden birine sahip olan Japonya, 2011 yılında Tohoku depremi sonrası afetin ikincil etkileri neticesinde oluşan tsunami ile Fukuşima Nükleer Santrali'nde yaşanan kazaya engel olamamıştır. Çünkü oluşabilecek tsunami için "1960 da Şili'de gerçekleşen tsunami göz önüne alınarak" belirlenen 3,1 metre yükseklik, 2002 yılında 5,7 metre tsunami için geliştirilmesine rağmen yetersiz kalmıştır.[iii] Burada bir yanlış anlamaya meydan vermemek adına şunu belirtmekte fayda vardır. Her politika tercihinin az ya da çok riski olabilir. Önemli olan kabul edilebilir riskleri öngörmek, kabul edilemez risklere sahip politika tercihlerini seçenek dışında bırakmaktır. Sonrasında da öngörülebilir riskin yönetilebilmesi için gerekli çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Türkiye'de 2009 yılında acil durum yönetimini tek çatı altında toplamak maksadıyla yürütülen çalışmalar sonucunda kurulan Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) Başkanlığı, Başbakanlığa bağlı bir kurum olarak faaliyet göstermekteydi. 15.07.2018 tarihli ve 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile İçişleri Bakanlığına bağlı bir kurum olarak yeniden yapılandırıldı. Bakanlıklar arasında sıkı bir koordinasyona gerek duyulan afet yönetim sürecinde sorumluluğun içişleri bakanlığı bünyesinde tesis edilmesi ve koordinasyon amacıyla AFAD Başkanlığı bünyesinde kurulu olan üç kurulun sayısının bire indirilmesi, koordinasyonda yaşanacak zorluklar konusunda soru işaretleri taşımaktadır. Kurumun oluşturulmasında temel amaçlardan biri koordinatör makam olma özelliği olmasına karşılık taşra teşkilatı ile icracı bir kurum gibi görünen AFAD, 1979 yılında ABD'de kurulan FEMA'nın kurulduğu paradigma üzerine kurgulanmış bir örgütsel yapıya sahiptir. "Afete dirençli toplum oluşturmak" kurumun vizyonu olarak belirlenmiştir. Ancak afete dirençli toplum, daha çok jeoloji, mühendislik ve şehir planlama uygulamalarının etkili olduğu; bunun yanında disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alınmasına gerek duyulan afet yönetiminde önemli aktörleri sürecin dışında tuttuğu ve acil durum yönetiminin gerektirdiği fonksiyonel alanları karşılamakta yetersiz kaldığı için eleştirilmektedir.[iv] Kurumun 2019-2023 Stratejik Planında belirtilen amaçlara bakıldığında, proaktif bir yönetim anlayışının ipuçlarını bulma imkanı oldukça zor görünmektedir. Altı amaçtan ikincisinde; "Risk odaklı bütünleşik afet yönetim anlayışının benimsenmesini ve tüm sektörlere yerleşmesini sağlamak." ifadesi yer almaktadır. Kuramsal olarak bakıldığında bütünleşik afet yönetimi, riskleri afet sonrası etkileri dikkate alarak değerlendiren bir yaklaşımdır. Oysa günümüzde afet yönetiminde hakim paradigma, afete karşı hassasiyetin ortadan kaldırılmasına yönelik bir yaklaşımı öne çıkarmaktadır. Bu yaklaşımın gelişmesindeki en önemli etkenin gelişen teknolojik imkanlar sayesinde birçok riskin etkin şekilde değerlendirilebilmesinin mümkün olabilmesi olduğunu söyleyebiliriz.

Ülkemizde afet denildiği zaman ilk akla gelen afet türünün deprem olması, afet yönetimi ve sürecinin yönetilmesi konusundaki anlayışa da yansımış görünmektedir. Oysa çok farklı afetler yaşanabilmekte ve yaşandığı zaman, örgütlenmedeki yetersizlikler, istenmeyen sonuçların ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Bunun en yakın örneği, Ağustos 2021'de birçok bölgede aynı zamanda başlayan orman yangınlarıdır. Yangınların büyüklüğü, AFAD'ın taşra örgütlerinin müdahale gücünün çok ötesine geçmiştir. Zamanında risk değerlendirmesi doğru yapılmadığından müdahalede etkisiz kalınmış ve hem çevresel hem ekonomik olarak çok olumsuz sonuçlar ortaya çıkmıştır. Oysa yaz aylarında orman yangını istatistikleri bile değerlendirilmiş olsa, böyle bir ihtimale karşı etkin bir yangın söndürme filosunun varlığı, hazır bulundurulması, ormanlık bölgelerin imarı gibi konularda birçok düzenleme yapılması ve tedbir alınması mümkündür.

Yine Ağustos 2021'de Kastamonu'nun Bozkurt ilçesinde yaşanan sel felaketinde yanlış yere kurulduğu iddia edilen tomruk deposunun dağılması ve dağılan tomrukların suyun serbest akışını engelleyen bir baraj oluşturduğu aktarılan bilgiler arasındadır. Bunun yanına yanlış imar planları da eklendiğinde felaket ortaya çıkmıştır. Sel felaketi sonrasında "Böylesine bir yağış beklemiyorduk" ifadesi, ancak kamu yöneticilerinin beceriksizlik beyanı olabilir. Sayısal haritalar yoluyla yıllık yağış rejimleri üzerinden her bölge için sel ihtimalini belirlemek mümkünken, bunların neden dikkate alınmadığının bilimle açıklanabilecek cevapları yoktur. Yine 2012 yılının Temmuz ayında "Yaz ortasında Samsun’u vuran sağanak yağış, felakete neden oldu. Dere yatağına yapılan TOKİ konutlarında 10 kişi hayatını kaybetti"[v] haberinde belirtildiği gibi, kamunun yaptırdığı konutlarda yaşanan can kayıplarının sorumluluğunu kabul eden kimse olmamıştır. Afet yönetim yaklaşımlarının kuramsal sınırlarını aşan bir ihmaller zincirinin afet yönetim süreci ile kamu politikası arasındaki ilişkiyi yeniden düşündürdüğünü söylemek mümkündür.

Afetlerle beraber milli güç unsurlarının zayıfladığını ve kayıpların ülkenin refahını etkilediğini görmek için çok büyük araştırmalara gerek yoktur. Mine Kırıkkanat'ın "Bir Gün, Gece" adlı kurgu romanında olası bir İstanbul depreminin Türkiye için yaratabileceği güvenlik riskleri, çarpıcı bir şekilde anlatılmıştır. Gerçekten de olası bir İstanbul depremi bilimsel çalışmalarda dile getirilmesine rağmen, kamu politikalarının bu ihtimali görmezden gelen bir anlayışla şekillenmesi gelecek adına endişeler yaratmaktadır. Unutulmamalıdır ki, her afet bir kamu politikası tercihinin yarattığı risklerden kaynaklanır. Kamu politikasının oluşmasında karar noktasında bulunan hükümetler ise, yaptığı bütün tercihlerden dolayı siyasi sorumluluk hatta bazı durumlarda hukuki sorumluluk taşımaktadır. Elbette hukuki sorumluluğun yargısal denetimi, demokratik rejimlerin temel özeliklerinden biri olan erkler ayrılığının gereğidir. Bu kapsamda bu yazıda ifade edilen düşünceler, afet yönetimi yaklaşımı sorunsalına kamu yönetimi penceresinden bir bakışın ürünüdür. Bir yöneticinin en önemli sorumluluğu elindeki kaynakları etkin ve verimli kullanmaktır. Bu, bir şirket yöneticisi için kârlılığın, bir komutan için zaferin, bir devlet başkanı için halkın refahının anahtarıdır.



i David A.Mcentire, "Comparision of Disaster Paradigms: The Search for a Holistic Policy Guide", Public Administrative Review, December 2001, p. 267-281.

[ii] Özkan Leblebici, "Afet Yönetim Yaklaşımları ve Kamu Politikası Bağlamında Afetlerin Çevreye Etkileri", Memleket Siyaset Yönetim, Sayı 23, Ankara, 2015, s. 41-78.

[iii] https://www.afad.gov.tr/kbrn/fukushima-daiichi-nukleer-santral-kazasi, 21.01.2022.

[iv] David A.Mcentire, a.g.k., s. 269.

[v] https://www.ntv.com.tr/turkiye/samsunda-sel-felaketi-11-olu,XmFt9Hbck0yWrSQddndK6w, 21.01.2022.


15 Aralık 2021 Çarşamba

 

TÜRKİYE'DE DEMOKRASİ VE SİYASET ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

     Sevgili dostlar, burada daha önce çeşitli vesilelerle demokrasiden bahsettiğimi hatırlarsınız. Günümüzde demokrasinin "halkın kendini yönetmesi" anlamından "nasıl" sorusunun cevabının arandığı kavramlar setine dönüştüğü bilinen bir gerçektir. Nasıl sorusunun cevabı aynı zamanda demokrasinin tarihsel süreçte algılanma biçimini de değiştirmiş ve geliştirmiştir. Teknolojinin sağladığı imkanlarla birlikte insan hak ve özgürlüklerinin genişlemesi, demokrasiye bütün toplum kesimlerinin siyasete aktif katılımını sağlayan ve gerektiren bir yönetim biçimi olma kimliği kazandırdığını söyleyebiliriz. Bunun yanında demokrasi üzerine yapılan tartışmaların ya sadece demokrasi ya da sadece siyaset perspektifinden yapıldığında genellikle eksik kaldığını da belirtmek gerekir. Nasıl sorusu bu nedenle önemlidir. Katılımın nasıl olacağı sorunsalı aynı zamanda neye olacağını da belirler. Yönetişim kavramıyla birlikte, halkın yönetime katılım mekanizmalarından bahsedilirken, adeta siyasetin kendisine korunaklı bir çerçeve çizdiğini görürüz. Sanki siyaset yapmak belirli ayrıcalıklı bir kesimin işiymiş gibi, "bunun üzerinden siyaset yapmayın", "şunun üzerinden siyaset yapmayın" gibi cahilce ya da bilinçli bir kötülük duygusuyla halk siyasetin dışında tutulmak istenir. Oysa iyi işleyen bir demokrasi için halkın apolitik değil, politik olması gerekmektedir. İşte bugün demokrasiden bahsederken, siyasetle olan bağını da ele alarak, Türkiye'de yakın dönemde yaşananlara farklı bir bakış açısı getirmeye çalışacağım.  

         Demokrasinin ilk örneği olarak kabul edilen "Atina Demokrasisi" kurgulanırken, halkın (oy kullanma hakkına sahip olan kısıtlı kesimin) politik olarak sosyalleşmesinin önemi, kent planlamasına da yansımıştır. Agora denilen alan, sitenin ticaretinin döndüğü, insanların bir araya geldiği, bir şekilde iletişim sağlayarak paylaşımda bulunduğu alanlar olmuştur. Bu yapı politik sosyalleşmeyi sağlamıştır. Roma'da nüfus yoğunluğu ve büyüklük dikkate alındığında, benzer yapının "forum" olarak isimlendirildiğini görüyoruz. Ticaret, toplumun ilişkilerini şekillendiren bir altyapı kurumu olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla tarih boyunca halkın kendi çıkarları doğrultusunda siyasete yön verme isteğinin de başlıca sebebi olagelmiştir. Bütün bu süreçte, toplumsal olan kaçınılmaz olarak siyasi olmuştur. Hatta bazı düşünürler siyasi bağın ailede kurulduğunu iddia etmektedir. Orta çağda burjuvazinin krallık karşısındaki göreli özerk konumunu sağlayan da aynı alt yapısal etkendir. Bu etken aynı zamanda sivil toplum düşüncesinin devlet aygıtından bağımsız bir yapı olarak gelişmesinin de başlıca sebebidir. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki; günümüzün çağdaş toplumlarını kökenindeki alt yapısal etkenden dolayı (Hegel'in tanımladığı gibi) burjuva toplumu olarak adlandırmak yanlış olacaktır. Diğer bir ifadeyle, toplumda ticaretin ağırlığı ne kadar olursa olsun, ekonomik alan dışında bir üst yapısal alanın da tarihsel süreçte gelişmiş olduğunu kabul etmemiz gerekir. Aynı alt yapısal alan gibi üst yapısal alanın da siyaset ile yakın bir bağı olduğunu belirtmekte fayda bulunmaktadır.

         Buradan sonra konuyu daha somutlaştırmak ve değerlendirmelerde bulunmak adına Türkiye örneğine geçebiliriz. Türkiye güç mesafesi yüksek olan bir toplumdur. Güç mesafesi, yönetenle yönetilen arasındaki otorite ilişkisiyle kurulan bağın yapısını tanımlayan bir kavramdır. Bu tip toplumlarda statü, yönetsel dizgede çok belirleyici bir rol oynar. Ama Türkiye'de genellikle bunun da ötesine geçilmektedir. Statünün gerektirdiği hiyerarşiye ilave olarak, toplumsal algı ile yaratılan ve adeta görünmez bir güç, statü sahibine bahşedilmektedir (!). Bunun en somut örneğini akademik alanda görmek mümkündür. Bir kişinin bilimsel çalışmaları ile almış olduğu unvanlar, adeta onu yarı tanrı (bazen tam tanrı) konumuna yükseltmektedir. Aslında akademik unvanın tek karşılığı, bir kişinin belirli bir alanda yaptığı çalışmaların, o kişiyi söz konusu alanda akademik bilgiye ve yeterliliğe sahip bir kişi yapmasıdır. Daha fazla algılanan her şey toplumsal statü algısından başka bir şey değildir ve içi boştur. Zaten bunu bilen akademisyenler hiç bir zaman o statünün ardına sığınma gereği duymaz. Entelektüel bir duruşu ve tutumu vardır. Asla egolarına yenik düşmezler. Ancak bilmeyenler, hangi sistemin içerisinde, hangi kurallarla ve hangi amaçla o unvanı aldığını unutur ve o unvan olmadan yaşayamaz hale gelir. Kendi kişiliğine güveni olmadığından kendisini o unvanla tanıtır. Unvan kendisine yönetsel bir görev yüklemese bile, kendisini öğrencilerden, asistanlardan ve daha alt derecedeki unvanlılardan daha üstün görür. Bilgisinin tartışılmasına tahammül edemez, çünkü kendi varlığı bilgisine değil, unvanına bağlıdır ve unvanının zarar görmesinden korkar. Akademi konusunu daha sonra ayrı bir yazıda ele almak üzere burada bırakalım.

         Güç mesafesi yüksek toplumlarda çoğunlukla yönetilenlerin haklarının yönetenler tarafından dikkate alınmasında sorunlar yaşanır. Demokratik değerler açısından sorunun başladığı nokta da burasıdır. Kurumsallaşma sürecini tamamlamış toplumlarda statü sadece toplumsal işbölümünün bir parçası olarak algılanmalıdır. Eğer statü, sahibine yaptığı işten fazlasını veriyorsa bu defa kişi, kendisinin temel hak ve özgürlüklerden başlayarak, her konuda diğer insanlardan daha fazla hak ve özgürlüğe sahip olduğunu düşünmeye başlar. Bu da demokratik değerlerin aşınmasının başlangıcıdır. Örneğin bindiği makam aracının hakkı olduğunu düşünür. Lüks bir lojmanda oturmak da hakkıdır. Bu hakların kendisine sağlanması için kaç insanın hangi haklardan mahrum kalacağı onun sorunu değildir. Bir sonraki aşamada eleştirilere tahammülsüzlük başlar. Kendi konumunu muhafaza etmek için, birçok insanın hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasını savunabilir. Bir anda mevcut siyasal düzenin en sert savunucusu haline de gelebilir. Güç mesafesinin yüksekliği sadece şu durumlarda demokrasi ve demokratik değerler için bir tehdit oluşturmaz; 1. Toplumun eğitim seviyesi yüksek olduğunda, 2. Toplumun gelir seviyesi yüksek olduğunda, 3. Kurumlara (siyasete, hukuka, bürokrasiye) olan güven yüksek olduğunda.

         Türkiye'de üç maddede de saydığımız konularda sorunlar vardır. Bu nedenle de statüler, unvanlar, demokrasinin aşındırılmasına ve toplumsal gerçekliğin çarpıtılmasına sebep olmaktadır. Bunların çözülebilmesinin yolu, toplumun apolitikleştirilmesinden değil, siyasal sorunlara ilgi duymasından, siyasal sorunları konuşmasından, konuşmanın ötesine geçerek örgütlenmesinden ve bu örgütlü yapı içerisinde siyasi mücadele vermesinden geçer. Diğer bir ifadeyle politik sosyalleşmenin sağlanması gerekmektedir. Siyasi mücadele ifadesi, illa bir siyasi partinin lehine fikir savunmak değildir. Örgütlü toplumun siyaset üzerinde baskı unsuru oluşturan her eylemi siyasi bir mücadele biçimidir. Örgütlü sivil toplumun siyaset üzerinde baskı oluşturması, olumsuzluk olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, sağlıklı işleyen bir demokraside siyasetçilerin halk tarafından denetimine imkan sağlayan bir olgu olarak görülmelidir.  

         Ancak Türkiye'de kısa zamanda demokratik değerler konusunda bir iyileşme beklenmesi aşırı iyimserlik olacaktır. Bunun temel nedeni demokrasi ile asla bağdaşmayacak bir siyasal sistemin, güç mesafesi yüksek ve içsel sorunlarını çözememiş bir toplumu demokratik değerlerden uzaklaştırmaya devam ediyor olmasıdır. Muhalefet bunu görmüş ve "güçlendirilmiş parlamenter sistem"e geçiş için ortak strateji oluşturma çabalarına girmiştir. Bu önemlidir. Ancak muhalefetin öngördüğü sistemin, 1982 Anayasası ile oluşturulmuş yapıdan çok farklı olmadığı söylenebilir. Dünyada iyi işleyen parlamenter sistemler incelendiğinde, iki meclisli yapılar olduğu görülür. Bu nedenle, yasamanın yürütme üzerinde denetiminin sağlanması adına, 100 adet senatörden oluşan ve siyasi partilerin ülke genelinde aldıkları oy oranına göre, hiç bir baraj olmadan belirlenecek bir senatonun da sisteme eklenmesinde büyük yarar olduğunu düşünüyorum. Aksi halde yasamanın, yürütme boyunduruğuna girmesini engelleyecek somut bir önerinin varlığından söz etmek güç görünmektedir. Yaşanan tecrübeler, sadece bakanların parlamentoya karşı sorumlu olmalarıyla bir parlamentonun güçlü olamayacağını göstermiştir. Kaybedilen uzun yıllar dikkate alındığında, bu ülkenin aynı acı tecrübeleri tekrar deneme yanılma ile öğrenmeye zamanının yetmeyeceğini söyleyebilirim. Unutulmamalıdır ki, halk devletin asli unsurudur. Bu nedenle  siyaset, belirli kişilerin sadece kendilerine bahşedilmiş (!) alanlarda gösterdikleri çabalardan ibaret kalmamalıdır...

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

ozkanleblebici@gmail.com

8 Aralık 2021 Çarşamba

 

TÜRKİYE'DE EKONOMİ VE SİYASET ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

     Sevgili dostlar, ekonomik durumdaki bozulmayla birlikte, siyasetin ülke gündemindeki ağırlığı azalırken, geçim kaygısı, enflasyon, faiz gibi konuların ağırlığının arttığı günler yaşıyoruz. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir konu var. Eğer siyaset ülke gündeminde gerçekten layık olduğu şekilde yer alsaydı ve tartışılabilseydi ekonomi bu durumda olmazdı. Siyaseti sadece kendi faaliyet alanı olarak gören kerameti kendinden menkul cahil siyasetçileri bir kenara bırakırsak, toplumsal olanın aynı zamanda siyasi olduğunu da bilmemiz gerekir. Elbette burada altyapı-üstyapı ilişkisi bağlamında bir analizden ziyade, güncel ekonomik koşulların siyasetle olan ilişkisini değerlendirmeye çalışacağım. Üniversitede lisans düzeyinde bir dönem "Genel Ekonomi" dersi vermiş olmamın beni ekonomist yapmayacağını bilerek haddimi aşmamaya dikkat ediyorum. Ancak ülkede haddini aşanların yarattıkları sorunları ele alırken, haddimizin sınırlarının sandığımızdan daha geniş olması gerektiğini düşünüyorum. Bu sınırlar, ülkedeki demokrasi anlayışının da bir göstergesidir.

         Öncelikle ülkenin şu anda yaşadığı ekonomik sıkıntıların bugünün sorunu olmadığını vurgulayarak söze başlayalım. 1971 yılında ABD'nin Doların değerinin altın karşılığı belirlenimini kaldırması ve uluslararası bir borç krizinin kapısını açması, Bretton Woods sisteminin sonu olmuştur. Dolardaki süratli değer kaybını petrol krizi takip etmiştir. Gelişmekte olan ülkelerin büyük borç yükü altına girdiği bu dönem, Uluslararası Para Fonu (IMF) açısından bu ülkelere politika ihracı için bir fırsata dönüşmüştür. Bu esnada Şili'de 1973'te Allende'yi deviren diktatör Pinochet önderliğindeki kanlı darbe sonrası, "Şikago Çocukları" olarak bilinen ultra-muhafazakâr iktisatçı grubun oluşturduğu neo-liberal politikalar, uzun bir dönemin ilk örneği olarak tarihte yerini alır. 1980'lerden itibaren dünyaya yayılacak olan özelleştirmeci, piyasalaştırmacı ve uluslararası sermayenin serbest dolaşımını sağlayan politikaların en önemli etkileri, temel ihtiyaçlara erişimde bile zorlanan geniş halk kitleleri yaratmak ve küresel sermayenin serbest dolaşımı ile içi boşaltılan gelişmekte olan ülke ekonomileri olmuştur. Neo-liberal dönemin özellikleri arasında devletin elinde bulunan madenlerin, kaynakların, fabrikaların ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, küresel düzeyde şirket satınalamalar ve doğrudan yatırımlar yoluyla gelişmekte olan ülkelerin sisteme eklemlenmiş çevre ülkeler olarak konumlandırılması gibi bir dizi uygulamaları saymak mümkündür. Devlet yapılarında yaşanan dönüşüm de buna eşlik etmiştir. Devlet artık sadece politika belirleyici olarak konumlandırılmakta, vatandaş kamu hizmeti alan olmaktan çıkıp müşteri olarak tanımlanmaktadır. Kamu yönetimi, şirket yönetimi ile özleştirilmiş, kamu yönetimi kamusuzlaştırılmıştır. Türkiye'de neo-liberal politikaların uygulanmasının yolunu açan gelişme, 1980 askeri darbesi olmuştur. 1980 sonrası olanları sıraladığımızda bugün olanları anlamamız kolaylaşacaktır.

         Darbe ile birlikte parlamenter sistem büyük zarar görmüştür. 1982 Anayasasının en önemli özelliği yasama, yürütme, yargı arasındaki dengenin yürütme lehine bozulmuş olmasıdır. Senatonun kaldırılması, yürütmenin yasama üzerinde göreli üstünlüğünü sağlamış görünmektedir. Yürütmenin daha güçlü kılınmasının görünen gerekçesi, karar alma süreçlerinin hızlandırılması olurken, devlet yönetiminde doğruluk ve isabet, sürat ve eksikliğe feda edilmiştir. Bu dönemde IMF ve Dünya Bankası tarafından verilen kredilerle, sektörlerin düzenlenmesi, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması ve küresel sermayenin önündeki engellerin kaldırılması süreçleri uygulamaya konulmuştur. Reform adı altında sunulan politikalarla idari nitelikte birer kamu hizmeti olan sağlık ve eğitimde piyasalaşma süreci de süratle ilerlemiştir. İş güvencesi aşama aşama aşındırılmış ve sendikasızlaşma sermayenin talepleri doğrultusunda bir politika olarak uygulanmıştır. Kamunun verimsizliği üzerine kurgulanan özelleştirmeler, kamunun olan bütün kaynakları ve üretim araçlarını küresel sermayenin önüne altın tepside sunarken, kamunun kamusal hizmetlere ulaşımı ticarileştirilmiştir.

         Aslında burada anlatılanların her birini uzun uzun anlatmak mümkündür ancak konudan uzaklaşmamak adına tarihsel arka planı burada noktalamayı uygun buluyorum. Pandemi sürecinde gelişmişş ülkelerin tarihte görülmemiş düzeyde parasal genişlemeye gitmesi ile, küresel enflasyonun artış sürecine girdiği bir dönemi yaşıyoruz. Ama Türkiye'de ekonomide faiz, kur ve enflasyon bağlamında yaşananların bundan farklı sebepleri bulunduğunu söyleyebiliriz. Konuyu açmak adına faizin ne olduğundan bahsedelim. Aslında nasıl bir evi kiraya veriyorsanız, paranızı kiraya vermek de bundan farksızdır. Nasıl ki, evinizi kiraya verirken kira miktarını belirleyen birçok etken varsa, parayı kiraya verdiğinizde söz konusu olan faizi de belirleyen birçok etken vardır. Küresel sisteme eklemlenmiş bir ekonomi açısından faizin belirlenmesinde küresel gelişmeler önemlidir ancak temel belirleyici, sizin ekonominizin yapısıdır. Devletler borçlanma amacıyla tahvil çıkarırlar ve borçlanabilmek için tahvillere belirli oranda faiz vermek zorundadırlar. Her ülkenin küresel piyasalarda belirlenen ve ülke ekonomisinin güvenilirliğine dayanan CDS puanları vardır. Ülkenin kredi riskini gösteren CDS ne kadar yüksekse, ülkenin borçlanma durumunda ödeyeceği faiz de o oranda yükselir. CDS puanının yükselmesi, ülkenin karşı karşıya olduğu risklerin fazlalığı ile orantılıdır. Yani riskleriniz ne kadar düşükse, CDS puanınız düşük ve borçlanma faiziniz düşük olacaktır. Sermaye piyasalarında belirlenen CDS puanlarının tamamen manipülasyona açık olduğunu söylemek mümkün değildir. CDS aynı zamanda ülkenin ne kadar iyi/kötü yönetildiğine bağlı olarak değerlenir. 8 Aralık 2021 tarihli 5 yıllık CDS puanlarına bakıldığında Türkiye 533, Polonya 54, Almanya 8,90, Fransa 21, İngiltere 10, İspanya 34, İtalya 86, Brezilya 231 olarak görünmektedir[i] (Aşağıdaki linkten güncel olarak takip edilebilir). Asıl meseleye gelecek olursak, bir ülkede politika faizini siyasi bir kararla düşürmek, tahvil faizlerinin düşmesi anlamına gelmemektedir. "Halkımı faize ezdirmeyeceğim" diyen bir liderin yapması gereken, ülkenin iyi yönetilmesini sağlayarak CDS puanını düşürmek ve tahvil faizlerinin düşmesini sağlamaktır. Çünkü halkın üzerinde yük olan faiz, politika faizi değil tahvil faizidir (yani borçlanma faizidir). Bunu da siyasi kararla düşürmek imkansızdır. O halde bu söylemin sadece bir siyasi söylem olduğu ve halkı yanlış bilgilendirmek anlamına geldiği açıktır. Halkın bankalardan çeleceği kredi faizi için bu faiz oranını uygulamak bankaları zarara sokacağından, özel bankalar bu oranlarla kredi vermemekte, kamu bankaları ise kamu zararı pahasına talimatla kredi vermektedir. Kamu zararı ise, halkın sırtına binen borç yükü demektir.

         Elbette politika faizini siyasi bir kararla düşürmenin öneminin olmadığını söylemiyorum. Yapılan bu eylemin birçok sonucu olacaktır. Ülkenin CDS puanı yükselecek, döviz kurları artacak, ülkenin borçlarının yerel para birimi karşılığı artacak, tahvil faizleri artacak, kişi başına milli gelirin döviz cinsinden karşılığı azalacak, halkın üzerindeki borç yükü artacak ve halk fakirleşecektir. Bunlar benim varsayımlarım değil, ekonomi biliminin somut gerçekleridir. Bunların halka farklı şekilde aktarılması ise, siyaset biliminin etik değerlerle açıklayabileceği bir yaklaşım değildir. Bugün yaşananların tarihsel kökenini bilmek durumu iyileştirmese de, belki bugünler geçtikten sonra sorumlu bir vatandaş olarak ülkede olan bitenleri daha iyi anlamaya çalışabiliriz. Ya da önümüze konan ekmeği yerken, ertesi gün de aç kalmamayı umarak halimize şükrederiz. Her halk layık olduğu şekilde yönetilir, layık olduğu şekilde ağlar, layık olduğu şekilde güler...

         Sevgilerimle

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

ozkanleblebici@gmail.com



[i] http://www.worldgovernmentbonds.com/sovereign-cds/

21 Kasım 2021 Pazar

 

TÜRKİYE'DE SİYASET VE TERCİHLER ÜZERİNE DÜŞÜNCELER-2

     Sevgili dostlar, önceki yazımda bireylerin siyasi tercihlerindeki sorunun aslında birey siyasi tercihini ortaya koymadan önce başladığını ve bu sorunun toplumsal ahlak sorunu olduğunu anlatmaya çalıştım. Şimdi aynı konunun bir başka boyutunu sizlere sunmaya çalışacağım. Toplumsal ahlak, kurumsallaşmasını ileri boyuta taşımış toplumlarda normlarla desteklenir. Diğer bir ifadeyle toplumsal ahlak, normların oluşumuna kaynaklık ederken, aynı zamanda normlar tarafından da desteklenir. Dolayısıyla toplumsal ahlak ile toplumsal düzeni sağlayan normlar arasında bir tutarlılık olması beklenir. Aslında konu biraz doğal hukuk tartışmalarının konusu gibi görünse de, burada hukukun oluşumundan ziyade, toplumsal ahlak ile normlar arasındaki tutarlılık ya da tutarsızlık konusuna odaklanmak istiyorum. İki kavram arasındaki tutarlılık siyasal iktidarları normlara uygun davranmaya zorlarken, tutarsızlık daha keyfi davranmaya uygun ortam yaratacaktır.

         Daha önceki yazılarımda ele aldığım hukuk devleti kavramının genel gerekleri siyasal iktidarı normlara uygun hareket etmek konusunda sınırlar. Bu sınırlama siyasal iktidar üzerinde; 1. Yasamanın denetimi, 2. Yargısal denetim, 3. Toplumsal denetim şeklinde kendini gösterir. Toplumsal denetim, çok boyutlu ve görünürde yaptırımı olmayan bir denetim türüdür. Toplumsal denetimin bir yanını sivil toplum oluşturur. Sivil toplumun siyasal iktidarın uygulamaları üzerindeki görüşleri, bir kaç yolla denetime dönüşür. Örgütlü sivil toplumun görüşleri, yazılı, eylemsel ve katılım mekanizmaları yoluyla kamuoyunun oluşmasını sağlar. Kamuoyu da siyasal iktidarları normlara uymaya zorlar. Bunun yanında seçimler denetim sadece görünen yüzüdür. Oysa kamuoyu denetimi sadece seçimlerle gerçekleşen bir denetim değil, sürekli bir denetimdir. Toplumsal denetimin bir diğer boyutu ise, kurumlar tarafından oluşturulur. Örneğin sağlıkla ilgili bir konuda yapılacak düzenleme konusunda Anayasal bir kurum olan Türk Tabipler Birliği görüşlerini kamuoyuna sunar. Hukuk alanında yapılacak bir düzenleme hakkında bilimsel görüşü dile getirmek, üniversitelerin hukuk fakültelerinin hem görevi hem de sorumluluğudur. Şimdi gelelim denetimin etkin olmaması durumunda yaşanabilecek tehlikelere. Siyasal iktidarın kendini hukukla sınırlı görmediği durumda neler olabilir?        

         Kendisini hukukla sınırlı görmemesi için, siyasal iktidarda iki konuda özgüven oluşması gerekir. Bunlardan biri, yasama ve yargı denetiminin olması gerektiği gibi işlememesidir. Bütün siyasal iktidarlar, politikalarını uygularken az ya da çok hukukun sınırlayıcılığından şikayet eder. Ancak şikayet etmenin ötesine geçip, yasama ve yargıyı dönüştürme çabasına giren bir siyasal iktidar, bu denetimin işlemesini de engellemiş olur. Siyasal iktidarda özgüven oluşturan diğer unsur ise, kamuoyunun tepkisizliği ve/veya desteğidir. Bu özgüven aynı zamanda diğer denetim mekanizmalarını dönüştürme çabasına girişen siyasal iktidarın hukuksuz uygulamalarının pervasızca sürmesini de sağlar. Siyasal iktidar gittikçe hukuktan uzaklaşır ve baskı aygıtına dönüşmeye başlar. Toplumda karşıtlıklar yaratarak kendisine yönelen eleştirilerin karşısına yine toplumun diğer bir kesimini koyar. Böylece kamuoyu denetiminden kaçmış olur. Siyasal iktidarın hegemonyasını kurması ile birlikte seçimlerde toplumun gerçek görüşlerinin sandığa yansıması neredeyse imkansız hale gelir. Dönüştürülmüş medya, sermaye, sivil toplum ve kurumlar bu hegemonyanın kullanışlı araçlarıdır. Kendisini sınırlayan hukuku hukuksuz kanunlarla etrafından dolaşmaya başlayan siyasal iktidar giderek (hukuka uymayan) büyük bir suç mekanizmasına dönüşür ve kaybolan meşruiyeti sorgulayacak hiç bir mekanizma kalmadığından devlet, en temel işlevlerinin bile uygun şekilde yerine getirilmediği bir parti devletine dönüşür. İnanç temelli örgütler ve/veya sermaye bir hukuk devletinde asla elde edemeyecekleri siyasal güce kavuşur. Politikalar belirli çıkar gruplarının isteklerine göre şekillenir ve devlet adeta üzerine musallat olan asalaklar tarafından zayıf düşürülmüş bir canlı gibi işlevsizleşir. Buraya kadar çizilen tablonun iç açıcı olmadığının farkındayım. Şimdi gelelim, temelde bu dönüşümün nasıl başladığına.

         Yukarıda belirttiğim gibi, toplumsal ahlak ile normlar arasındaki uyumsuzluk bütün dönüşümü başlatan temel etken olmuştur. Biraz daha açacak olursak, bireylerin kendi çıkarlarını diğer canlıların/insanların yaşam hakkından bile üstün görebildiği, empati ve vefa duygularından yoksun, bencil yaratıklara dönüştüğü bir yapıda normlarla toplumsal ahlak arasında kapatılması çok zor bir uçurum oluşmuştur. Sevgi ve saygı gibi en insani duyguların bile parasal beklentiler üzerine oturtulduğu bu aşağılık toplumsal ahlak anlayışında, zarar gören canlılara karşı kayıtsızlık ve duyarsızlık gelişir. Örneğin bir yangında ölen canlılar, maddi değerleri üzerinden tanımlanabilir. Aşk gibi çok yüce bir duygu bile maddi beklentilerin üzerine oturtulup değersizleştirilebilir. Sahiplik üzerine bir dünya kurulmuştur. Kendinden bağımsız olan gerçekliğin reddedildiği ikiyüzlü bir pazarlık başlar toplumla birey arasında. Nazım Hikmet'in bir şiirinde bahsettiği gibi, "kedileri sever ama sadece kendininkileri". "Çok şükür ben geçiniyorum" der ama toplumun genelinde yaşanan sefalete kayıtsız kalır. İflas eden esnaf, sanayici ve çiftçi onun için sadece bir haberden ibarettir. Haklarını arayanların haklı eylemleri onu ilgilendirmez. Asla empati kuramaz. Hatta hak aramak, kurulu düzenin bozulmasına yol açacak istenmeyen bir eylemdir. Kışlalı bu tip bireyleri "otoriter kişilik" başlığı altında toplamıştır. Düzene tam uyum söz konusudur ve düzenin sürmesi kendi kişiliklerinin sürmesi anlamına gelir. Halk, olaylar arasındaki nedensellik bağını kuramayacak kadar politik sosyalleşmeden uzak bırakılmıştır. Siyasal iktidar, her yaşanan ve yönetsel sorumluluk içeren olumsuzluk karşısında, "bu olayın siyasete konu yapılmaması" gerektiğini savunur. Aslında tam da toplumsal içerik taşıyan bütün olguların siyasetin konusu olması gerekirken, vatandaş, nedensellik bağından koparılmakta ve kamuoyunun ya parçalı oluşumu, ya da hükümetin istediği yönde oluşumu sağlanmaktadır. Toplumsal ahlakla normlar arasındaki uçurum derinleştikçe, vatandaş sorumluluğu ortadan kalkar. Bencillik o düzeydedir ki, kişi konfor alanının bozulmasını hiç bir şekilde istemez. Neredeyse vicdanını kendisine sorgulatanlara bile düşman olur. Elbette burada Kışlalı'nın da ele aldığı ideolojik bakış açısının bireyin dünyayı algılama şeklini belirlediğini ve toplumsal ahlakın oluşumunda çok önemli etkisi olduğunu da kabul etmek gerekir. Ancak çok kapsamlı olan bu konu, bu yazının konusunun dolaylı çerçevesi içinde ele alınabilir. Siyasal tutumların oluşumu, birçok etkene bağlıdır. Toplumsal ahlakın genel çerçevesi içerisinde değerlendirdiğimizde, sağlıksız bir yapıdan sağlıklı bir tutum çıkmayacağını öngörmek çok da zor değildir.

         Kışlalı, "Siyasal tutumların değişebilmesi için, ya koşulların, ya da o koşullara yönelik bakış açılarının değişmesi genellikle gerekir."[i] ifadesini kullanmaktadır. Burada eğitimin önemi çok belirgindir. Bu nedenle eğitim politikalarının sorgulayan, neden sonuç ilişkisi kurabilen, vicdanlı, toplumsal duyarlılığa sahip bireyler yetiştirmesi beklenir. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi bir siyasal iktidarın bu sonuçları isteyeceğini düşünmek iyimserlik olur. Yine bir önceki yazımda belirttiğim gibi, siyasi ahlakı olgunlaştıracak kurumsal bir yapı tesis edilmeden, eğitim politikalarının toplumsal ahlakı geliştirici ve onarıcı şekilde dönüştürülmesi mümkün görünmemektedir. Elbette eğitim politikalarında bir dönüşümün toplumsal ahlakı normlarla tutarlı bir yapıya dönüştürmesi, bir kaç yılda gerçekleşebilecek bir durum değildir. Ama hegemonyanın yarattığı aciz, bencil, çıkarcı, sorumsuz insan tipolojisinin gelecek nesilleri mahvetmesi ihtimali göz önüne alınarak, mümkün olabilen en kısa zamanda siyasi ahlakı oluşturacak hukuksal ve kurumsal altyapı oluşturulmalıdır. Bu çabanın itici gücü, ülkesini, dünyayı, canlıları seven, ahde vefa ve vicdan duygusu gelişmiş vatandaşlar olacaktır, olmalıdır...

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

ozkanleblebici@gmail.com



[i] Ahmet Taner Kışlalı, Siyaset Bilimi, Ankara Üniversitesi Basın Yayın YO Yayınları No:9, Ankara, 1987, s. 123.

19 Kasım 2021 Cuma

 TÜRKİYE'DE SİYASET VE TERCİHLER ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

     Sevgili dostlar, ülkemiz ekonomik olarak oldukça sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Alım gücünün düşüşü, ekonominin kısa zamanda toparlanma ihtimalini azaltırken, bu ortamda bilim insanlarının uyarı ve hatırlatmaları, siyasetin labirentinde yankılanarak yok oluyor. Yaşananları tek noktadan/tek noktaya bakarak değerlendirmek bize gerçekliğin belki de bütün içerisinde çok da anlamlı olmayan bir görüntüsünü vermekten daha uzağa gidemez. Bu nedenle olan biteni daha geniş bir bakış açısıyla değerlendirmeye çalışmak, gerçeğe ulaşma yolculuğumuzu daha anlamlı kılabilir. Fragmansal olarak baktığımızda, bugün yaşanan olumsuzlukları siyasi iktidarla bağlantılandırmak mümkündür. Burada siyasi iktidarın politika tercihleri ve kişiler bağlamında değerlendirilmesi farklı siyasi görüşler açısından ele alınabilir. Bir üst boyutta siyasi iktidarın içinde bulunduğu siyasi sistem değerlendirilebilir ve bu sistemin işleyişi üzerine siyasi görüşlerden bağımsız daha tutarlı tartışma imkânı doğabilir. Siyasi sistemle bağlantılı ve ondan daha önemli olan bir diğer boyut ise, halkın siyasi tercihleri ve bunların oluşması üzerindeki etkenlerin sosyolojik, psikolojik, ekonomik bir analizinin yapılmasıdır ki, bu konu siyasi boyutta tartışılamayacak kadar teknik ve bilim insanlarının bilimsel verilerle değerlendirmesi gereken bir alandır. Önceki yazılarımda sistem üzerine kapsamlı olmasa da değerlendirmelerde bulundum. Bu konuda yapılacak kapsamlı bir değerlendirmeyi daha sonra ele almak üzere bırakıp, siyasi tercihler üzerine bir değerlendirme yapmak istiyorum.

         Siyasi tercihler üzerine yapılacak bir değerlendirmede, değerli bilim insanımız Ahmet Taner Kışlalı'nın "Siyaset Bilimi" kitabını incelemeden yapılacak her değerlendirme eksik kalacaktır. Kışlalı, kitabının yaklaşık olarak yarısını (diğer siyaset bilimi kitaplarından farklı olarak) siyasi tercihlerin oluşumuna etki eden unsurlara ayırmıştır. Bu tercihinin siyaset bilimi öğrencileri için ne kadar doğru olduğunu, günümüzde yaşadıklarımızdan sonra bir kez daha anlıyorum. Özellikle bireyin siyasi tercihlerinin oluşması konusundaki "birey" bölümü altı çizilerek tekrar tekrar okunması gereken bir bölüm. Günümüzün siyasi tartışmalarının bir çoğunun anlaşılması için gerekli ipuçlarını bu bölümde bulmak mümkün.

         Bireyin siyasetle olan bağının kurulması ve gelişmesi konusunda öne çıkan kavram, "siyasal toplumsallaşma" oluyor. Siyasal toplumsallaşma, "toplumsal-siyasal çevre ile birey arasında yaşam boyu süren dolaylı ve doğrudan etkileşim sonucunda, bireyin siyasal sistemle ilgili görüş, davranış, tutum ve değerlerinin gelişmesi"[i] olarak açıklanıyor. Genellikle aileden başlayan siyasal toplumsallaşma sonucunda oluşan siyasi tutumlar kolay değişmeyen, bilgiden çok inanç temelli ve aidiyet üzerinden yürüyen bir kavram olarak kendini gösteriyor. Ailenin etkisinin az olduğu durumlarda çocuğun daha çok eğitim süreci içerisinde siyasi tutumunu şekillendirdiğini söylemek mümkündür. Kısaca ifade etmek gerekirse, siyasi tutumların şekillenmesinde çevrenin etkisi oldukça fazladır. Buna kişinin değerler sisteminin oluşumunu da eklersek yanlış olmayacaktır.

         Burada Kışlalı'nın kitabını meraklılarına okumaları dileğiyle bırakıp değerler sistemi üzerinde durmak istiyorum. Psikolojinin değerli ismi Doğan Cüceloğlu, hastalıklı bir ortamda insanın sağlıklı kalabilmesinin çok zor, hatta imkansız olduğunu anlatırdı. Buradan hareketle bir toplumdaki bütün kurumların ancak toplumun sağlığı kadar sağlıklı olabileceğini düşünmek de mümkündür. Yani sağlıklı bir bireyin hastalıklı bir toplumda sağlıklı kalabilmesi, toplumsal yaşamda ilişkide olduğu/olmak zorunda kaldığı bireyler ve kurumlar açısından bakıldığında mümkün görünmemektedir. Bireyin değerler sistemi ile toplumsal yapı arasındaki uyumsuzluk, birey açısından iki alternatif doğurur; ya birey kendi değerler sistemini esnetir ve topluma uyar, ya da kendisini toplumdan soyutlar ve yalnızlaşır. Burada ahlak kavramı önem kazanır. Bireyin değerlerinin toplumsallaşması önemlidir. Bu toplumsallaşma ilk olarak ailede başlar.

         Hegel, bireysel ahlakın toplumsallaşmasını üç aşamada açıklar; aile, sivil toplum ve devlet. Aile bireylerinin aile karşısında bağımsızlığının gelişmesi ile sivil toplum ortaya çıkar. Her ne kadar Hegel burada devleti toplumsallaşmış ahlakın en ileri aşaması olarak görse de, bu tarz bir idealizmin tartışmalı olduğunu söyleyebiliriz. Burada asıl ifade etmek istediğim konu, ahlakın bireyin değerler sisteminden toplumsal boyuta taşınmasında toplumla birey arasındaki etkileşimin dikkate alınması gerekliliğidir. Bu etkileşim toplumsal düzeyde normlara dönüşme potansiyeli taşıdığı için, birey kendi değerler sistemini sadece sınırlı bir çevrede ve sınırlı bir süre muhafaza edebilir. Sonuçta birey ya kendi değerlerlini toplumsal değerlere uydurmanın bir yolunu bulacaktır, ya da  yalnızlaşacaktır. Ancak normlara dönüşen toplumsal değerler bireye bu yalnızlığı da tamamen bağımsız yaşama şansı vermez.   

         Değerler sisteminden bahsederken, sistemin birbiriyle tutarlı ve bağlantı içerisinde olan parçalardan oluşan bir bütün olduğunu hatırlamamız gerekir. Bireyin kendi değerler sistemi içerisinde bu tutarlılık yoksa, toplumsal değerler sistemi karşısında bireyin parçalanmasına tanık oluruz. Kendi çıkarları söz konusu olduğunda değerlerin başkalaşmasını anakronik biçimde savunma çabasına giren bireyler, siyasal sistemin hegemonyası karşısında kendi değerler setinin sadece kendi çıkarlarını ilgilendiren kısmını savunabilir. Bu büyük bir kırılmadır. Siyasal tercihlerde artık değerlerden ziyade, kişisel çıkarlar öne çıkar. Bu aynı zamanda bireyin değerler sisteminin çöküşüdür. Değerler sistemi çöken birey, toplumsal yapı içerisinde silikleşir ve artık bir birey olarak varlığının çok fazla önemi kalmaz. Burada Şimdi konuyu biraz daha somutlaştırarak açıklamaya çalışalım.

         Genel olarak hemen herkes, toplumda haksız kazançlardan ve toprak rantından kaynaklı haksız zenginleşmeden rahatsızdır. Ama bu kişilere bir ay içerisinde parasını iki katına çıkaracak bir öneride bulunduğunuzda bunun ahlaki boyutunu sorgulayıp, kendi değerleri ile çelişmemek adına bu öneriyi reddedecek çok az kişi bulunabilir. Birey toplumda hayvansever bir kişi olarak tanınabilir ama hayvanları ticari bir meta gibi pazarlamayı kendi değerleri açısından sorunlu görmez. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Yani birey kendi çıkarları için toplumsal faydayı görmezden gelebilir ve bunu savunmak için kendi değerlerini yeniden tanımlama gayretine girişebilir. Elbette bireydeki bu ahlak erozyonu, siyaset tarafından kolaylıkla maniple edilebilir. Diğer bir ifadeyle konuyu sadece makarna, kömüre kendisini satmak olarak değerlendirmek, toplumsal ahlakın çöküşünü hafife almakla eşdeğerdir.    

         Aileden başlayarak bireyin siyasi tercihlerini etkileyen birçok unsur bulunmaktadır. Bu unsurların hepsinin üzerinde toplumsal ahlak çok öne çıkmaktadır. Toplumsal ahlakı maniple ederek iktidarının devamını düşünen bir siyasal iktidarın uzun dönemde durumu iyileştirecek bir politika izlemesini beklemek, bir bataklıkta çaresiz durumda karşı karşıya kaldığınız timsahın insafa gelmesini beklemekten farksızdır. Sorunun çözümü, birinci aşamada siyasi ahlak yasası çıkararak siyaset kurumunun öncelikle normlarla belirlenmiş ve sınırlanmış bir çevrede hareket etmesini sağlamakla, ikinci ve daha uzun vadede eğitim politikaları üzerinden toplumsal ahlakın iyileştirilmesiyle mümkün olabilir. Elbette bütün bunların altyapısal politikalarla desteklenmesi gerekmektedir. Aslında bu yazımda çok daha sert ve eleştirel bir yazı yazmak istiyordum. Ülke göz göre göre bir kaosa doğru sürüklenirken, sorumluların eleştirisini en üst perdeden haykırmak istiyordum. Sonra etrafıma baktım ve kendi kendime "masum değiliz hiçbirimiz" dedim. Yani bu toplumun siyasi tercih sorunundan önce çok büyük ölçüde ahlak sorunu var. Elbette ahlak sorunu derken her türlü ahlaksızlığı hak görüp ahlakı uçkura indirgeyen ahlaksızlar açısından bunun nasıl anlaşılacağı umurumda bile değil. Siz dünyayı parayla algıladıkça parayı veren düdüğü çalacaktır...

                  Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

ozkanleblebici@gmail.com



i Ahmet Taner Kışlalı, Siyaset Bilimi, Ankara Üniversitesi Basın Yayın YO Yayınları No:9, Ankara, 1987, s. 100.

6 Kasım 2021 Cumartesi

 TÜRKİYE ÜZERİNE GÜNCEL SİYASİ DEĞERLENDİRMELER

     Sevgili dostlar, ülke gündeminin girdabında bir çok yapmak istediğimizi gerçekleştiremeden zamanın hızlı akışını algıladığımızda şaşkınlık yaşayabiliyoruz. Uzunca bir süre bu girdaba kendimi kaptırdığımı ve yazı yazmaktan uzaklaştığımı hissettiğimde yaşadığım şaşkınlık böyle bir şeydi. Ülkemiz siyasi olarak oldukça yoğun ve gerilimli günlerden geçiyor. İnsanların bir çoğunda bulunan olan biteni anlama çabası, kısır ve zihinsel derinliği olmayan tartışmalar arasında kaybolup gidiyor. Burada öncelikle sorgulanması gereken, yetersiz enformasyondur. Demokrasinin en önemli koşullarından biri, alternatif enformasyon olarak bilinir. Yani demokratik bir rejimde vatandaşlar çok çeşitli kanallardan farklı bilgi ve yorumlara ulaşabilmelidir. Halk egemenliğinin temeli olan demokrasinin etkin biçimde işleyebilmesi için vatandaşın olan biten hakkında doğru ve çeşitli kanallardan bilgi sahibi olması, bu bilgileri yorumlayabilmesi ve karar mekanizmalarında katılımının mümkün olması gerekmektedir. Eksik bilgi, yanlış yorum ve yetersiz katılım, siyasetin güç alanını genişletirken vatandaşın hareket alanını da daraltıcı etki yapabilmektedir. Böyle bir durumda hukuk devleti olmanın sonucu olarak normlarla hareket alanı sınırlanmış bir siyasi iktidar, bu alanı daha fazla genişletmek için mücadeleye girişebilmekte ve hukuk devletinin temel ilkeleri zedelenebilmektedir. Sonuçta Anayasa ile güvence altına alınmış temel hak ve özgülükler aşındırılmakta ve halkın kendi kendini yönetmesi, "sadece izin verildiği kadar" mümkün olabilmektedir.

         Öncelikle sağ ve sol kavramlarının siyaseten ne ifade ettiği üzerinde durmakta fayda vardır. 1789 Fransız Devrimi sonrası Parlamento başkanının sağında oturanlar, siyaseten monarşi yanlısı ve dinin toplumsal yaşamdaki etkin varlığını savunanlardan oluşuyordu. Bu yıllardan itibaren kullanıla gelen sağ kavramı zaman içerisinde muhafazakarlık, liberallik, milliyetçilik ve Hıristiyan demokratlık gibi görüşleri de içeren geniş bir anlam yelpazesini ifade eder hale gelmiştir. Burada milliyetçilikle ilgili bir parantez açmak gerekebilir. Günümüzde anladığımız anlamdaki milliyetçilik 17. Yüzyılda ulus devletlerin ortaya çıkışıyla anlam kazanmış bir kavramdır. Sağ kavramı gibi oturma düzeninden adını alan sol kavramı ise, özgürlük yanlısı halkçıları tanımlamakta kullanılan bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle 19. Yüzyılda yaşanan fikir akımlarının da etkisi ile, eşitlikçi, özgürlükçü ve emekten yana tutum takınan siyasi bir duruşu ifade etmekte kullanılagelmiştir. Gerek sağ, gerek sol olsun merkezden aşırı uçlara kadar uzanan çok geniş bir yelpazede ele alınabilmektedir. Ancak 20. Yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan yeni sağ kavramının toplumun geniş kesimlerinde yarattığı memnuniyetsizlik, gelir adaletsizliği ve sermaye yanlısı politikaları meşrulaştırıcı işlevi sonrasında, özellikle 2000'li yıllarla birlikte, sağ siyasetin solun savunduğu kavramlara yaklaşmaya başladığı gözlenmektedir. Ancak her ne kadar bu kavramları savunmaya başlamış görünse de sağ ideoloji için eşitlik, emek ve sınıfsal mücadele kavramları eklektik görünmektedir. Yani ait olmadığı bir kavram setine yamanmış gibi durmaktadır. Yine de sağ ve sol arasındaki mesafenin merkeze yaklaştıkça silikleştiği bir dönem başlamış görünmektedir. Elbette burada yaptığımız tanımlamalar, siyasi ahlaktan yoksun maskeli siyasi iktidarlar için geçerli değildir. Siyasi tercihler değişebilir ancak ahlaksızlık, yolsuzluk gibi çürümeler birer siyasi tercih olarak görülemez.

         Türkiye'de kendisini net olarak sağda konumlandıran AKP, 2002 Kasım seçimlerinden bugüne kadar iktidardadır. İktidarının ilk yıllarında liberal değerleri sahiplenmiş görünse de geçen zamanla farklı dini cemaatlerle birlikte hareket ettiği görüşü yaygın olarak toplumda zemin bulmaktadır. Hatta Cumhuriyet'in Anayasada yazılı nitelikleriyle çoğu kez kavga halinde görüntü vermesi, AKP'nin bir tarikatlar koalisyonu olduğu görüşünü güçlendirmektedir. Siyasi iktidarlar, toplumun çeşitli kesimleriyle irtibat kurabilir, onların hoşuna gidecek uygulamalara yönelebilir. Bu durum siyasetin doğasında vardır. Ancak iş, Anayasal dayanakların aşındırılmasına geldiğinde sorun sadece bir politika tercihi olmaktan öteye geçer. Çünkü siyasal iktidarların halktan aldığı yetki, koşulsuz ve sınırsız bir yetki değildir. Bu nedenle hukuk devletlerinde kuvvetlerin denge-fren mekanizmaları ile birbirinden ayrı ve uyum içinde hareket etmesi beklenir. AKP iktidarının rejim değişikliği ile birlikte varlığını sürdürmeye devam etmesi, kendisini merkezden uzak sağda tanımlayan bir başka siyasi parti ile mümkün olmuştur. MHP'nin bu anlamda AKP ile kurduğu ve "Cumhur İttifakı" olarak tanımlanan yapı, demokratik değerlerden, hukuk devleti ilkelerinden uzaklaşan bir rejimi beslemeye, savunmaya ve kullanmaya başlamıştır. Aslında bu durum çok da sürpriz değildir. Çünkü Anayasa değişikliği ile tesis edilen yeni rejimin demokrasinin en önemli unsuru olan kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırmaya elverişli bir ortam yarattığı çok açıktır. Seçmen açısından bakıldığında, ekonomik değişkenlerdeki olumsuzluklar arttıkça siyasi iktidarı oluşturan partilerin oy oranlarında erime dikkat çekici boyutlardadır. Ancak bireysel hak ve özgürlüklerdeki kısıtlamaların halkta aynı oranda etki yaratmaması, sorgulanması gereken bir konudur. Bunun birkaç nedeni olabilir; 1. Seçmen kitlesinin eğitim düzeyinin sorunları yorumlamaya yeterli düzeyde olmaması, 2. Seçmen kitlesinin demokrasinin önemli koşullarından biri olan alternatif enformasyondan mahrum olması ve bilgi sahibi olamaması, 3. İnanç ve ideoloji düzlemindeki aidiyet duygusunun çok güçlü olması, 4. Ekonomik olarak düşük düzeydeki seçmen kitlesinin önceliğinin temel ihtiyaçların karşılanmasıyla sınırlı olması. Bu sebeplerden bir ya da bir kaçı geçerli olabilir.

         Dış politikada yaşanan olumsuz gelişmelere paralel olarak ekonomik olumsuzlukların da artışı, ülkeyi gün geçtikçe yönetilmesi daha zor bir kriz ortamına sürüklüyor görünmektedir.  Özellikle son dönemde gündeme gelen bir tartışma konusu, ittifakın küçük ama etkili bileşeni olan MHP'nin olası bir çöküşün sorumluluğunu üzerinden atmak isteyerek ittifakı bozup ülkeyi erken seçime götürebilecek bir yola girmesi ihtimalidir. Gerçek anlamda iktidarın bir parçası olmadan iktidarın sağladığı olanaklardan faydalanan MHP'nin böyle bir yola girip girmeyeceği tartışılsa da, ben burada Türk siyaseti açısından daha farklı bir soruyu gündeme getirmek istiyorum. Varsayalım MHP böyle bir yola girdi. Bu durumda muhalefetin seçmen tabanındaki ve partilerindeki reaksiyon ne olabilir? İttifak içerisindeki varlığı ile birlikte oy oranı günden güne eriyen bir MHP, yeniden kendisinden kopan seçmen için umut olabilir mi? Bu soruya iki açıdan bakmak istiyorum. Birinci olarak, "bir an önce erken seçim olsun ama nasıl olursa olsun" biçiminde siyasi derinlikten yoksun bir bakış açısı ile MHP'nin kurtarıcı gibi görünüp kaybettiği seçmeni kazanma ihtimalinin muhalefet kanadında mutlaka dikkate alınması gerekmektedir. Çünkü siyasi değerlendirme konusunda gelişmiş bir demokrasinin ihtiyaç duyduğu vatandaş profilinden uzak bir seçmen kitlesinin varlığı, akılcı olmaktan çok duygusal davranışları toplumsal bir tepkiye dönüştürebilir. İkinci olarak, muhalefet bloğunun ilkesel olarak böyle bir durumda MHP'ye karşı ne tutum takınacağının belirli olması gerekliliğidir. Sorunu oluşturan düşünce tarzıyla sorun çözülemez. Muhalefet açısından siyasi tutarlılık ve ilkesel bir duruşun sergilenmesi, muhalefet bloğundan iktidar bloğuna oy geçişkenliğini azaltabilecektir. Siyasi gündemin süratle değişebildiği ülkemizde, bu konu bir süre daha gündemde kalabilir. Ancak temeldeki sorunlar çözülmedikçe, siyasetin umut üretme kapasitesinde sürpriz bir artış beklenmemelidir.  

         Dünyada teknolojinin gelişmesi, vatandaşların özgürlük alanını daraltıyor görünse de, çeşitli ülkelerde kullanılmaya başlanan e-demokrasi uygulamaları, vatandaş katılımını arttırarak siyasetin bilinen alanının değişmesine ve daralmasına neden olmaktadır. Bu durumda siyasetin kişisel çıkarların korunduğu bir alan olmaktan çıkıp, daha çok kamusal çıkarlara hizmet ettiği ve bu hizmetin de normlarla belirlenen alanının gün geçtikçe daha çok daraldığını düşünüyorum. Parlamenter sistemler bu konuda halkın daha fazla yönetime katılma kapasitesini artırma potansiyeline sahip görünmektedir. Bu anlamda muhalefet partilerinin bir kısmının "güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş" konusunda ilke bazında uzlaşmış olmasını değerli ve önemli buluyorum. Ama bütün bunlar olurken siyasetin yapılış tarzından da uzak kalmamalıyız. Ekonomik refahı yetersiz, alternatif enformasyondan yoksun bir toplumda sağlıklı bir siyaset oluşumu şansa kalmış bir olgudur. Ülkenin refahı ve güvenliği kumar masasında ileri sürülebilecek nesneler değildir, olmamalıdır...

                  Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

ozkanleblebici@gmail.com