7 Ağustos 2021 Cumartesi

 

EŞİTLİK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

         Sevgili dostlar günlük yaşantımızda en çok özlemini duyduğumuz, en çok savunmaya çalıştığımız değerlerden biri eşitliktir. Ancak çoğunlukla herkesin eşitlik kavramından anladığı farklıdır. Genellikle modern toplumlarda hukukun insanlara karşı herhangi bir ayrım gözetmeksizin eşit olarak uygulanması eşitlik için yeterli görülürken, zaman içinde oluşan eşitsizlikler görmezden gelinir. Çünkü bu eşitsizliklerin uzun dönemli etkileri bireyden çok birkaç nesli içine alan bir etki alanına sahiptir. Zaman içindeki değişimler, anlık yaşantının kabullenilmiş formlarında radikal değişikliklere yol açmadıkça herkes halinden memnunmuş gibi davranmayı iç huzurunun bir gereği gibi görmeye alışmıştır. "Pek çok zengin insanın zengin bir ailede doğduğu için zengin olduğu ve pek çok fakirin fakir bir ailede doğduğu için hayatları boyunca fakir kalacağı kanıtlanmış bir olgudur" der Harari. Peki böylesi bir eşitsizlik ilk duyduğunda insanlara haksızlık gibi gelirken, yaşadığı süreçte herkesi durumuna razı eden etken /etkenler nelerdir? Buradan yola çıkarak günümüz dünyasının bir fotoğrafını çekmeye çalışacağım. Bunu yaparken birçok düşünceme itiraz gelebileceğini tahmin ediyorum. Tek istediğim, yazdıklarımı kendi durumunuzdan bağımsız olarak, yani dışarıdan bir gözlemci gibi düşünmenizdir.    

          Tarihte ilk eşitsizlik ne zaman başlamıştır? Rousseau "İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı" kitabında bunu mülkiyet kavramının doğuşuna bağlar. İlk günah, birisinin bir toprak parçasını çevirip "burası benim" dediğinde başlamıştır der Rousseau. Avcı toplayıcı toplumlardan yerleşik düzene geçişin bu anlamda özel mülkiyetin gelişmesinde önemli bir aşama olduğunu kabul edebiliriz. Burada asıl vurgulamak istediğim, toplumlarda sınıfsal farklılaşmanın özel mülkiyetin kurumsallaşmasıyla olan ilişkisinin görülmesidir. Çünkü eşitsizliği içinden çıkılamaz bir girdaba döndüren etken, sınıfsal farklılaşmadır. Bu yapı içerisinde gözardı edilense, eşitsizliğin her zaman kendini her aşamada yeniden üreten bir olgu olduğu gerçeğidir. İşte bu gerçek, zenginin zengin, fakirin fakir doğmasını sağlar. Zaman içinde bu devinim sınıfsallaşmaya yol açar. Devleti yöneten kişiler açısından bu sınıfsal yapının korunması, yönetenin meşruiyetini sağlamadaki en önemli yardımcısıdır. Buna uygun söylem ise, inanç üzerinden oluşturulur. Bütün dini inançların insanlar yerleşik düzene geçtikten sonra ortaya çıkması ve hepsinin de sınıfsal farklılığı (köle-efendi, zengin-fakir) az ya da çok gözetmesi bir rastlantı değildir. Yöneten sınıf her zaman, sorgulanmayan bir sınıfsal yapıyı kendisi açısından güvence olarak gördüğü için, bunu sorgulatmayan bir inanç sistemi ile desteklemeyi tercih etmiştir.

         Toplumlarda sınıfsal bir sıradüzen (hiyerarşi) oluştuktan sonra bunu kabul ettiren araçlar olduğu gibi, insanlara bir üst sınıfa geçebilme ihtimali ve umudu da pazarlanır. Çünkü bu, yapının karşısındaki en büyük risk, sınıfsal farklılaşmanın yarattığı ortamın kendi zararına olduğunu anlayanlardır ve en büyük destek insanlara görüp de hayalini kurduklarına ulaşma ihtimalini pazarlamaktır. Bu çerçevede bazı toplumlarda sınıflar arası geçişkenlik yüksek olduğundan toplumsal gerilim oluşmazken, bazı toplumlarda bu geçişkenlik düşük olduğundan toplumsal yapı gerilim üretmeye daha yatkındır. Toplumsal gerilim üretmeye yatkın yapılarda, dinin ve ideolojinin "gerçek satamıyorsan hayal sat" mantığı ile insanlara durumu kabullenme yönünde telkinde bulunduğu görülür. Bu tür toplumlarda dinin ağırlığı ilkine göre daha fazladır. Özel mülkiyetin kutsanması her iki yolla da desteklenir. Burada konumuz din olmadığından, dinin felsefi dönüşümünü ele almıyorum ancak eşitlik konusunda daha tutarlı olan inanç sistemleri bile, toplumsal yapıda egemen sınıfın ihtiyaçlarına göre felsefi bir dönüşüm geçirmektedir. Bir çok örneği olan bu konuya burada değinmemeyi tercih ediyorum.

         Marks, tarihsel gelişimin bir aşamasında ortaya çıkan devletin tarihsel zorunluluklar ortadan kalktıktan sonra ortadan kalkacağını savunmuştur.Toplumların tarihsel aşamalarında beş kategoride ele almıştır; 1. İlkel toplum, 2. Feodal toplum, 3. Kapitalist toplum, 4. Sosyalist toplum, 5. Komünist toplum. Bu çerçevede Marks, kapitalizmin gelişmeci ve ilerici bir rol oynadığını kabul etmekle birlikte, kendi iç çelişkilerinden dolayı (emeğin ve doğanın sömürüsü, sınıfsal yapı) diyalektik süreçte yıkılacağını ve diğer bir toplumsal aşama olan sosyalist topluma geçileceğini öngörmektedir. Marks ve Engels tarafından yazılan ve Şubat 1848'de yayımlanan "Komünist Manifesto", ilerici bir topluma geçiş için 10 maddede çözüm önerilerini sunmaktadırlar. Bu maddelerden ilki "Toprak mülkiyetinin kaldırılması ve bütün toprak rantlarının kamu yararına kullanılması", üçüncüsü ise " Bütün miras haklarının kaldırılması" olarak belirtilmiştir. Burada amacım, komünist manifesto savunusu yapmak değildir. Bu tercihim, bunu yanlış bulduğumdan değil, konumuzun eşitlik üzerine oluşundandır. Bu iki madde dikkatle ele alındığında aslında toplumdaki eşitliği bozan sınıfsal yapıyı kökten değiştirmek üzerine devrimci bir kurgu olduğu görülmektedir. İlk anda bu maddelere itiraz edebilecek çok insan çıkacağını tahmin edebiliyorum. Ama bunları anlayabilmek için Marks'ın emeğin sömürüsü ve doğanın sömürüsü üzerine görüşlerinin iyi analiz edilmesi gerekmektedir.

         Günümüzde egemen sınıfın talepleri doğrultusunda kıyıların yağmalanmasını, kamu arazilerinin kamu yararı gözetilmeden özelleştirilmesini, imar planlarından yaratılan rantın toplumun çok küçük bir kesimi tarafından sırtlanların ölü bir geyiği parçalaması gibi paylaşılmasını içine sindirecek vatansever bir insan olduğunu düşünmüyorum. Ancak söz konusu olan mütevazi bir evin çocuklarına bırakılması olunca herkes miras savunuculuğuna başlıyor. Burada ideolojinin toplumsal tutarlılığı nasıl dağıttığı görülmektedir. Oysa bakın, manifestodaki çözüm önerilerinin onuncu maddesinde "Bütün çocuklar için devlet okullarında parasız eğitim. Bugünkü biçimi içerisinde çocukların fabrikalarda çalıştırılmalarına son verilmesi" yer almaktadır. Yani herkesin eşit eğitim hakkının sağlanması demektir bu. Bunun yanında bu önlemlerin farklı ülkelerde farklı olacağı da vurgulanmıştır. Yani mesele bir evin miras bırakılması hakkı değildir. Bu yapı içerisinde bile eşitliği sağlamaya yönelik atılabilecek adımlar mümkündür. Ama bütün mesele bu konuda bir iradenin ortaya konması meselesidir. Bunun için siyasi iktidarın belirlediği politikalarda kamu yararının öncelemesi, sosyal sınıflar arasındaki geçişkenliğin fırsat eşitliği temelinde çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Yoksa ilkokul müfredatında yer alan kitaplarda "zengini de fakiri de Allah yarattı" söylemi, var olan eşitsizliği sürdürmekten, eşitsiz sınıfsal yapıları korumaktan başka hiç bir şeye hizmet etmeyecektir. Bu noktada tutarlılık, eşitsizliğin ne olduğu konusunda bir karara varmaktır. Herkes çıkarına hizmet ettiğini sandığı küçük çıkarların peşinde koşmaya devam ederse, toplumsal faydanın sağlanması asla mümkün olmaz. Sizin çocuklarınız çok çalışıp ulaşabilecekleri bir cennet ile boyun eğen bir insan olup öldükten sonra ulaşabileceği cennet arasında bir tercihe zorlanırken, bir kısım egemen sınıf destekçisi siyasetçilerin çocuklarına, yurt dışı eğitim ve çeşitli vakıflar aracılığıyla kaynaklar aktarılıp bu dünyada cennet altın tepside sunuluyorsa, burada eşitlik yoktur. Anayasanın onuncu maddesinde yer alan "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir" ifadesi bile eşit olmayan insanlar arasında eşitlik varmış gibi yapmaktan öteye geçemez.  

         Eşitlik konusunda kişisel beklentilerin dışında ortak bir kavramsal çerçevede buluşamadığımız sürece, birilerinin eşitlik kavramından anladığını yaşayıp kendi eşitlik anlayışımızla bunları eleştirmeye ve eşitliğe özlem duymaya devam edeceğiz. Eşitsizlikleri ve onları üreten  etkenleri görmeden, sahip olduğumuzu sandığımız maddi değerlerle avunacağız. Çocuklarımıza bırakacağımız eşitsizlik üreten yapıyı eleştirmeden varımızı yoğumuzu onların eğitimine (!) harcayacağız. Öncelikle kendimize sormamız gereken soru, sınıfsız eşit bir toplum için nelerden vazgeçebileceğimizdir. Son model arabamız, sık sık değiştirdiğimiz cep telefonumuz, havuzlu evlerimiz, yazlıklarımız ve kışlıklarımız bizim için huzur ve mutluluğun maddi tanımı gibi görünse de insanlığın yok oluşuna doğru giden yolun kilometre taşlarıdır. Ayrıca o çok sevdiğimiz çocuklarımızın geleceğini de mahveden eşitsiz bir düzenin temel dayanağıdır.  

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

6 Ağustos 2021 Cuma

 

ORMAN YANGININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

         Sevgili dostlar bir haftadır ülkede devam eden orman yangınları, kamu yönetimi ve siyaset bilimi açısından büyük bir tartışma alanı yaratmaktadır. Farklı açılardan bu olayı değerlendirmeye çalışacağım. Bundan önce, afet yönetimi alanında yazdığım bir çok makalenin hazırlanmasında yaptığım araştırmaların verdiği bilgi ve tecrübe ile şunu ifade etmek isterim. Bilimsel bilgiye sahip insanların itibar görmediği toplumlar, vasat altı siyasetçiler tarafından yönetilmeye mahkumdur. Üniversitelerin kamu politikalarını rahatça tartışmaya korktuğu bir ülkede bu politikaların yanlışlarını, hatalarını kim görebilir ve söyleyebilir? Bir kısım akademisyen titrine sahip ancak akademik ahlaktan nasibini almamış ve sıradan bir iş yapıp karşılığında para aldığını düşünen inanlardan bilimsel değer taşıyan bir tartışma çıkması beklenemez. Katıldığım bir çok akademik etkinlikte, doğru bildiğini söylemekten çekinen, unvanları cesaretlerinden büyük akademisyenler tanıdım. Gerçekten her durumda onurlu duruşunu muhafaza eden bütün akademisyenleri tenzih ederim. Öncelikle belirtmem gerekir ki, ülkenin bugün yaşadığı sorunlarda görevini yapmayan/yapamayan akademinin payı büyüktür.

         Afet yönetiminin en önemli bileşeni, risklerin doğru değerlendirilip, önlemlerin birbiriyle uyumlu şekilde planlanmasıdır. Günümüzde afet yönetimi yaklaşımlarındaki gelinen aşamada odak noktasının afete müdahaleden risk yönetimine kaydığını söyleyebiliriz. Bu temel anlayış, günümüz afet yönetiminin planlama, örgütlenme ve uygulamasının büyük ölçüde değişmesine neden olmuştur. Bu çerçevede afet riskini doğuran kamu politikalarının daha çok tartışılması, daha iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Bir kamu politikası, afet riskini nasıl doğurabilir? Bunun örnekleri birçok afet olayında görülebilir. Örneğin enerji politikalarının nükleer enerji konusundaki tercihi, nükleer santrallerde yaşanabilecek büyük ölçekli kazaların afete dönüşmesine neden olabilir. En yakın örneği olarak ele alırsak, Kemerköy Termik Santralinin orman yangınından etkilenmesiyle yaşananlar, birçok risk değerlendirmesinin yanlış yapıldığı bir kamu politikası süreci içerisinde değerlendirilebilir. Enerji politikası çerçevesinde tercih termik santral olmuş, bu termik santral ormanlık alanın içine yapılmış, daha da vahimi, bir orman yangını ihtimalinde yaşanabilecek riskler dikkate alınmamış ve bu konuda etkili bir planlama yapılmamıştır. Oysa her aşamada aldığınız riske uygun tedbirler alarak, afet ihtimalini azaltmak mümkündür.

         Kentleşme politikaları ve buna bağlı imar planları ile oluşan riskler ise, belki de yaşadığımız afette en çok konuşulması gereken konulardan biridir. Yerleşime açılmaması gereken orman alanları ve kıyıların büyük bir yangında nasıl bir tehlike unsuru olduğu görülmüştür. İktidar gücünü kullanma imkanını bulan kişi ve gruplar, kendilerine özel imar plan değişiklikleri ile, kıyılarda ve ormanlık alanlarda konutlar yaparak buralardan rant sağlamışlardır. Bu grupların içerisinde kamu görevlilerini, yargı mensuplarını ve bunların isimleriyle anılan siteleri görmek mümkündür. Bu sorun 20 yılın sorunu da değildir. Toplumsal düzeyde ahlaki yapının sorgulanmasını gerektiren bir durumdur. 2012 yılında çıkarılan 6360 Sayılı Kanun ile, 30 ilin büyükşehir belediye sınırları mülki sınırları olarak belirlenmiş, bu illerdeki köyler kamu tüzel kişililerini yitirerek mahalleye dönüştürülmüştür. Köylerin tüzel kişiliği kaybetmesi ile, köy muhtarlarının tüzel kişiliği temsil yetkisi de ortadan kalkmış, köylere ait ortak alanlar (mera vb.) üzerinde köylünün hakkını savunacak bir makam kalmamıştır. Elbette bir önceki yazımda vurguladığım gibi, böyle bir kanunun çıkarılmasında kamu yararının nerede olduğu sorgulanmalıdır. Bilindiği üzere kamu politikaları yasalarla somut bir biçime bürünür. Bu yasa da, hükümetin izlediği politikanın vücut bulmuş halidir. Ama politika sonuçları açısından bakıldığında, ormanlık ve yeşil alanların maruz kaldığı saldırılarda çok büyük artış meydana gelmiştir. Taş ocağı, maden arama, HES (Hidro Elektrik Santrali), turizm teşvik gibi gerekçelerle ülkenin doğal alanlarında büyük tahribatlar oluşmuştur. Hükümetin kamu yararına aykırı tutumunu denetleyebilecek kurumların yıpratılması ve ortadan kaldırılması neticesinde, kamu yönetiminin temel ilkesi olan kamu yararı kavramı, sorgulanamaz ve aranamaz olmuştur. Yaşadığımız yangın felaketini hazırlayan adımların burada aranmasında fayda vardır.

         Bazen risk değerlendirmesi doğru yapılsa da önlemler yeteri kadar alınsa da afet olgusu ortaya çıkabilir. Bunun en somut örneği, 2011 yılında Japonya'da yaşanan Tohoku depremi sonrasında Fukuşima Nükleer Santralinde yaşananlardır. Her ne kadar her şey doğru görünse de felakete engel olunamamıştır. Diğer bir deyişle, o santral oraya yapıldığında istatistiki verilerden yola çıkarak alınabilecek önlemlerin bile yetersiz kalabileceğinin öngörülmesi gerekirdi ancak politika tercihi bunu göze almıştır. Afet ortaya çıktıktan sonra artık müdahalenin etkin yapılması önem kazanır. Müdahaleyi etkin kılmak için ise, çeşitli senaryolar üzerinden en kötünün öngörülüp, planlamanın buna göre yapılması önemlidir. Müdahalede etkinliğin temeli, doğru örgütlenme ile afete müdahale araçlarının doğru yerde ve doğru zamanda bulundurulmasıdır. Yaşadığımız yangın felaketinde en büyük eksiklik, orman yangınlarına müdahalede etkin bir şekilde kullanıldığı bilinen yangın söndürme uçaklarının bulunmayışıdır. Kamu yararına aykırı olarak orman yangınlarına müdahale faaliyetlerinin özelleştirilmesi neticesinde Türk Hava Kurumu, var olan uçaklarının bakımını yapamaz duruma getirilmiş, böylesi büyük bir felaket için eldeki en etkili araçlar, kamu politikası yoluyla devre dışı bırakılmıştır. Bunun hiç bir gerekçe ve siyasi düşünce ile savunulabilir tarafı yoktur. Çünkü yaşananlar, bu kamu politikası sürecinde kamu yararı olmadığını ortaya koymaktadır.

         Olayın örgütlenme boyutuna baktığımızda, yerel yönetim ile merkezi yönetimin afete müdahalede etkin bir işbirliği içerisinde hareket etmesi beklenir. Burada şunun altını çizmekte fayda bulunmaktadır. Anayasanın 123'üncü maddesinde "İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır." ifadesi ile gerek yerel yönetimin, gerek merkezi yönetimin bir bütünün iki parçası olduğu vurgulanmıştır. Ancak ilginç şekilde yerel yönetimler, yangın sonrasında merkezi yönetimin hedef tahtasına oturtulmuştur. Bu durumu devlet geleneği ve devlet aklı ile açıklamak mümkün değildir. Ormanlık alanlarda oluşan yangınlar yerel yönetimin doğrudan suçu ve sorumluluğu olmayacağı gibi, yangına müdahalede başarısız kalınması ile bu başarısızlık algısını çarpıtma çabalarının kamu yararı açısından hiç bir faydası bulunmamaktadır. Oysa kamu yöneticileri her faaliyet ve davranışında kamu yararını gözetmek zorundadır. Afetlerle mücadele topyekun yürütülmesi gereken bir mücadeledir ve bütün kamu kurumlarının imkan ve kabiliyetleri ulusal düzeyde bir planda birleştirilerek kullanılmalıdır. Zaten Türkiye Afet Müdahale Planı da bunu öngörmektedir Bu kapsamda her kurum ve kuruluşun afet müdahale planlarının hazır ve güncel olması beklenir. Elbette kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanımı önemlidir. Her belediyenin kendi uçağını alması verimlilik açısından sorgulanabilir. Ancak devletin elinde müdahale uçağı bulunmaması, asla kabul edilemez bir durumdur.

         Yangınla birlikte canlıların afet bölgesinden tahliyesine ilişkin güncel bir plan olmadığı da anlaşılmıştır. Elbette kamu yöneticilerinin ülkenin doğal varlıklarının korunması açısından bakış açıları önemlidir. Ölen canlılar için "parası neyse karşılarız" türünden vicdani değerlerden yoksun bir bakış açısı, aslında yaşanan felaketin çok da beklenmeyen bir şey olmadığını gösteriyor. Kamu yöneticilerinin vicdani, insani, etik duruşlarının kamu yararı ile yakın bir ilişkisinin bulunduğu açıktır. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz; elma ağacında armut yetişmez.  

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

30 Temmuz 2021 Cuma

 

KAMU YARARI OLMAZSA

         Sevgili dostlar bugüne kadar çok çeşitli konularda yazılar yazdım. Sizlere olaylara kamu politikası, hukuk devleti ve demokrasi pencerelerinden bakabilmek için ipuçları vermeye çalıştım. Bugün bütün bu kavramların kesişim noktasında olan bir kavramı günümüzde yaşanan olaylar üzerinden ele almaya çalışacağım. Kavramımız "kamu yararı" olunca bir çok disiplinin ortak alanına girmiş oluyoruz. Kamu Yönetimi Sözlüğü (2008: 133) kamu yararını şöyle açıklıyor; "Kamu yönetiminin eylem ve işlemlerinde yöneldiği, toplumun bir kesiminin ya da tümünün yararını kollamaya dönük temel ve genel hedeftir. Kamu yönetimi, kamu yararı için vardır. Toplumsal çıkarla bireysel çıkar çatıştığında kamu yönetimi toplumsal çıkardan yanadır. Kamu yönetimi, kamu yararı için hukuk içinde hareket etmelidir". Elbette toplumun bir kesimine yönelmiş kamu yararının toplumun genel çıkarlarına aykırı olmaması esastır. Örneğin kadın ve çocuklara pozitif ayrımcılık, toplumun genel çıkarlarına zarar vermeyeceği için kamu yararına uygundur. Hukukun temeli de kamu yararıdır. Kanunların hazırlanması ve yürürlüğe girmesinde temel ilke kamu yararının korunmasıdır.

         Siyasal bir örgüt olarak devlet, kamu hizmeti üretmek için vardır. Devlet kamu hizmetini görevlileri aracılığıyla yerine getirir. Devletin başındaki Cumhurbaşkanından en alt düzeydeki kamu işçisi veya memura kadar herkes, kamu hizmeti sunmak için görevlidir. Kamu hizmetinin ise mutlaka kamu yararına dönük olması gerekmektedir. Kamu görevlisinin kamu kaynaklarını kullanarak yaptığı her faaliyette kamu yararının bulunması zorunluluktur. Bir cumhurbaşkanı da olsa, hiç kimse kamu yararını gözetmeyen bir faaliyet için kamunun mal ve parasını kullanamaz. Kamu hizmetinin hangi politikalar çerçevesinde sunulacağının belirlenmesi ise, devleti belirli bir süre yönetme görevini üstlenmiş olan hükümetin sorumluluğudur. Ancak hükümet kamu politikasını belirlerken, işin doğası gereği kamu politikası sürecinin her aşamasında kamu yararını gözetmek zorundadır. Bunlar elbette olması gerekenlerdir. Kamu görevlilerinin farklı çıkarlara yönelebilmesi gibi yolsuzluk ve usulsüzlük içeren uygulamalara dünyanın her yerinde rastlamak mümkündür. Hatta hükümetlerin bile sermayenin belirli alanlardaki çıkarlarını korumak adına kamu yararını göz ardı ederek kamu politikası üretmesi mümkün olabilmektedir. Ne yazık ki, çoğunlukla bunu denetleyecek etkili bir mekanizma olmadığından, ya da halk hükümetin faaliyetlerinden yeteri kadar bilgi sahibi olamadığından üretilen kamu politikasının eleştirisi siyaset alanı dışında herhangi bir yaptırıma imkan vermemektedir. Bu nedenle sağlıklı işleyen bir kamu politikası sürecinde, toplumun ilgili kesimlerinin, uzmanların, üniversitelerin söz sahibi olması, kamu yararının korunması adına gerekliliktir. Eğer süreç böyle işlemiyorsa, kamu politikasının kamu yararını gözetmediğini düşünmek mümkündür.  

         Toplumların yaşanan olaylar karşısında hassas olduğu dönemler vardır. Hassasiyetin en üst düzeye çıktığı dönemler kriz dönemleridir. Bir kriz neden çıkar? Süratle değişen bir duruma sistem cevap veremediği için çıkar. Bu bir afet ya da toplumsal olay olabilir. Devletin dinamik bir siyasal sistem olarak, her tür krizi öngörme, gerekli tedbirleri alma becerisinin var olduğu düşünülür. Toplumsal maliyeti öngörülemeyen krizlerin tamamen ortaya çıkmasını önlemek mümkün değilse de etkilerinin sınırlı kalmasını sağlamak adına hükümetlerin yapması gereken çok önemli faaliyetler ve görevler vardır. Öncelikle dinamik bir risk değerlendirme sistemi kurulmalıdır. Sürekli değişen risk algısı ve olası sonuçları dinamik bir şekilde değerlendirilmeli, buna göre alınması gereken tedbirler sürekli güncellenmelidir. Ancak afet yönetimi için ayrılan kamu kaynakları halkın kolaylıkla görebildiği sonuçlar üretmez. Bu nedenle de hükümetler böyle kriz durumları için kaynak ayırmak konusunda isteksizdir. Bunun yanında yaşanan olayın maliyeti beklenenden çok daha yüksek seviyelere ulaşırsa, hükümet hatalarının bedelini siyaseten ödemekle kalmaz, alması gereken konularda almadığı önlemler için yargı denetimine de uğrayabilir. Bu durum elbette hukukun etkin şekilde işlediği bir hukuk devletinde mümkün olabilir.

         Türkiye'nin bir çok noktasında kısa süre içerisinde eş zamanlı olarak başlayan orman yangını, mevcut sistemin bir anda cevap veremeyeceği büyüklükte bir afete dönüşmüştür. Oluşması yüzlerce yıl alan ormanlar, içindeki bütün yaşam formlarıyla birlikte iki gün içerisinde küle dönmüştür. Orman yangını riski taşıyan ülkelerin buna ilişkin yangın söndürme filolarının ve diğer araçlarının Türkiye'den belirgin şekilde fazla olması, onların olası riskleri daha iyi değerlendirdiğini ve buna uygun politikalar ürettiğini ortaya koymaktadır. Türkiye'de ise, kamu yararı gözetilmeden, siyasal bir intikam duygusuyla hareket edilerek Türk Hava Kurumu envanterinde bulunan araçlar işlevsiz bırakılmıştır. Kriz anında çok yüksek maliyetlerle kiralanan araçlar ise, afetin büyüklüğüne yetecek sayıda olamamıştır. Burada hem politika üretme, hem risk değerlendirme hem de kamu yararını gözetme anlamında ciddi sorunlar vardır. Bunun sonucu olarak da krizin etkilerinin azaltılabilmesi mümkün olmamıştır. Bir kriz ortamında profesyonel olarak işlemesi gereken iletişim süreci, ilgili Bakanın arada bir kameralar karşısına geçip, yeterli olmayan bilgilendirme çabası neticesinde sosyal medyada ve halk arasında bilgi kirliliğine ve tepkiler oluşmasına yol açmıştır. Oysa afet yönetimi süreci profesyonel olarak yönetilmesi gereken bir süreçtir. Kamu yararından uzaklaşan bir hükümetin himaye ettiğine inanılan ve hiç bir bilgi birikimi olmayan dini figürlerin sosyal medya üzerinden saçma sapan açıklamalar yapması, eğitimli ve üzgün halk kesiminde daha büyük tepkiler yaratmıştır. Bu tepkiler halk arasında düşünsel bölünmelere neden olarak toplumsal dayanışmayı zayıflatmaktadır. Kısaca bu yangın hükümet açısından çok başarısız bir sınav olmuştur. Yangın riskine karşı imar planlarının risk değerlendirmesine uygun olmaması, ekonomik kayıpların daha fazla olmasına neden olmuştur. Her orman yangının ardından yeniden ağaçlandırma yerine yeni rant alanları yaratılmasının da kamu yararı ile açıklanabilir bir yanı bulunmamaktadır. Kamu hizmeti sunarken kamu yararını gözetmeyen yönetici, her kim olursa olsun görevini yapmıyor ve bulunduğu makamı hak etmiyor demektir.

         Elbette olayın siyasi yönden değerlendirmesinin yapılması, ülkenin yaşamakta olduğu mülteci sorunu ile yaşanan afet arasında bağ kurulması, yangının bir terör eylemi olması olasılığı gibi her biri ayrı bir tartışma konusu olabilecek sorunları burada yaptığım analizin dışında tutuyorum. Benim burada yaptığım değerlendirmedeki temel amacım, kamu yararı gözetilmeden üretilen kamu politikasının ve buna bağlı olarak kamu kaynaklarının kullanımı yönünde yapılan tercihlerin yanlışlığının vurgulanmasıdır. Bilgi ve tecrübe gerektiren kadrolara yapılan liyakatsiz atamalar, devlete gerçek maliyetinin bir kaç katına mâlolan altyapı tesisleri, kamuya alınan ya da kiralanan gereksiz hava ve kara taşıtları, birkaç yerden maaş verilen kamu görevlileri için harcanan kamu kaynaklarının kamu yararı ile açıklanmasına imkan yoktur. Hele ki maliyeti nedeniyle yangın söndürme uçağı olmadığının açıklandığı bir tabloda, yaşananlar gerçekten can yakmaktadır. Elbette haklı olarak kaybedilen binlerce, on binlerce canın hesabının sorulmasını beklemek, temel bir vatandaşlık ve insanlık görevidir. Ama buna cevap verebilecek kimse var mı derseniz, yanan canlıların boğazımıza attığı düğüm bu soruyu yanıtsız bırakır.

          Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

27 Temmuz 2021 Salı

 HUKUK DEVLETİNE YOLCULUK-2

         Sevgili dostlar bir önceki yazımda hukuk devletini oluşturan kavramları bireysel düzeyde yaptığım değerlendirmelerle açıklamaya çalıştım. Bu yazımda ise kurumların hukuk devleti içerisindeki rolünü ve ilişkilerini ele almaya çalışacağım. Düşündünüz mü, kurumları var eden nedir? Toplumların basitten karmaşığa doğru bir evrim içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Toplumsal düzeyde karmaşıklaşan ilişkilerin üssel bir artış gösterdiğini de söyleyebiliriz. Bu ilişkilerin bireyin bireyle, bireyin toplumla ve bireyin devletle ilişkileri boyutunda sürekli değiştiği görülmektedir. Bu anlamda toplumsal yaşamı düzenleyen hukuk düzeni de sürekli bir değişim içerisinde olmak zorundadır. Öyle ki, özel kişilerin ticari, medeni ve mesleki konularda karşısında her zaman bir özel kişi bulması fiilen mümkün olmayabilir. Bu ilişki düzeyinin yaratabileceği sorunların çözümü için ortaya çıkan yapı tüzel kişilik kavramıdır. Diğer bir ifadeyle bir para ve/veya mal topluluğu hukuk nezdinde özel kişilerden farklı yasal bir kişilik kazanır. (Tüze, yasa demek olduğu için kavram yasal kişilik anlamına gelmektedir.) İşte bu tüzel kişilik, çeşitli amaçlarla oluşturulan kurumlardır. Özel kişilerin bir şirket kurması, ya da özel ve tüzel kişilerin bir araya gelerek sivil toplum örgütü kurması, ya da devletin bir kamu hizmetini sunmak için tüzel kişiliği olan bir kurum oluşturması toplumsal alanda ilişkilere farklı bir boyut kazandırır.

         Tüzel kişilik kanunlara uygun olarak oluşturulur. Bir şirketin nasıl tüzel kişilik kazanacağı, ya da sivil toplum örgütünün nasıl tüzel kişilik kazanacağı ilgili kanunlarda belirtilmiştir. Burada konumuz daha çok hukuk devleti olduğu için devlette tüzel kişilik nasıl oluşturulur sorusunun cevabına bakalım. Anayasanın 123'üncü maddesinde; "kamu tüzel kişiliği (yani kurum/kuruluş), kanunla ya da kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanarak kurulur" ifadesi vardı. Bu ifade 2018 yılındaki referandumla, "kanunla ya da Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kurulur" şeklinde değiştirildi. Bu değişiklik, tek bir kişinin iradesiyle istediği tüzel kişiliği oluşturabileceği anlamına geliyor ki, bu durum hukuk devletinin "idarenin öngörülebilirliği" ilkesinin aşındırılmasını da beraberinde getirmektedir. Diğer taraftan özel kişilerin ve özel hukuk tüzel kişilerinin bu kurum ve kuruluşlarla olan ilişkisinin düzenlenmesi de meşruiyet zemininde sorunlu hale gelme potansiyeli taşımaktadır. Bir kamu tüzel kişiliğinin oluşturulma maksadı kamu hizmetidir. Kamu hizmetinin en önemli unsuru ise kamu yararıdır. Bu açıdan bakıldığında kamu yararı niteliği bulunmayan kurum ya da kuruluşlar, uzun dönemde meşruiyet sorunu yaratabilecektir. Örneğin sadece seçim bölgesini düzenlemek için bir il/ilçe kurduğunuzda, burada oluşacak kuruluşların devlete belirli bir maliyeti vardır. Oysa kamu yöneticilerinin en önemli sorumluluğu kamu kaynaklarını harcarken hesap verebilir ve şeffaf davranmaları gerekliliğidir.

         Oluşturulan tüzel kişiliklere karşı da hukuk devleti anlayışının geçerli olması beklenir. Yani bir yerde özel kişilere karşı tanınan hak ve özgürlüklere aykırı olarak tüzel kişilikleri devletin yaptırım gücünü kullanarak baskı altında tutmak, hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmaz. Bunu daha da somutlaştırmak gerekirse, tüzel kişilik kazanmış bir sivil toplum örgütünü sadece görüşleri ya da faaliyetleri siyasal iktidarın hoşuna gitmediği için denetim ve yaptırım kıskacına almak, hukuk devleti anlayışının siyasal iktidar tarafından içselleştirilmediğini gösterir. Aynı durum, sahibinin siyasal iktidarla aynı düşünceyi taşımadığı bir şirket tüzel kişiliğine yönelen yaptırımlarda da geçerlidir. Ayrıca ticareti bozucu bu tür uygulamalar uzun dönemde ülkede yatırım ortamını ve siyasal istikrarı da bozma potansiyeli taşır. Bunun sonucu yoksullaşma ve işsizlik olarak kendini gösterir. Oysa siyasal iktidarlar, kendi rejimlerini kurmak üzere iktidara gelmezler. Sadece kendi politikalarını uygulamak üzere gelirler. Aksi halde bu durum açıkça darbe olarak adlandırılır. Bu konudaki en büyük yanılgı, darbenin sadece silahlı güç aracılığıyla yapılacağını sanmaktır. Eğer bir ülkenin rejimi anayasanın öngördüğü kurallara ve kurumlara aykırı olarak değiştiriliyorsa, bunun adı siyaset bilimi yazınında "darbe"dir. Değişikliklerin halk oyuna sunulmuş olması bu gerçeği değiştirmez. Çünkü demokrasilerde hak ve özgürlükleri kısıtlama yönündeki düzenlemeler halk oyuna sunularak meşrulaştırılamaz.

         Tarihsel süreçte toplumlar kurumsal yapıların ve kurumsal ilişkilerin geçerli olduğu bir yapıya evrilirler. Eskiden geleneklere, inançlara ya da toplumun değer yargılarına bağlı olarak sürdürülen ilişkiler, kurumsal, denetlenebilir, öngörülebilir bir hal alır. Alman sosyolog F. Tönnies toplumların bu evriminin cemaatten cemiyete olduğunu ortaya koymuştur. Tönnies'e göre bu evrim geri döndürülemezdir ve kurumsallaşmış cemiyet yapısı içerisinde cemaatlerin kurumsal bir gerçeklik olarak tanımlanması toplumu böler. Bu noktada yorumu siz değerli okuyuculara bırakmayı uygun buluyorum. Sadece şunu vurgulamakla yetinmek istiyorum; Kurumlar, hukuk devletinde kurumsallaşan ilişkilerin denge unsurudur. Ancak tüzel kişiliği bulunmayan örgütlerin kurumsal refleksler göstermesi, toplumda ayrışmayı körükler. Burada kastım inanç temelli ve tüzel kişiliği olmayan örgütlerdir. Bunların halktan bağış toplaması, kurumsal yapıyı ve onun güvencesi olan hukuk devletini etkisizleştirir. Hele ki, bunların siyasal iktidar tarafından himaye edilmesi, siyaset biliminde hukuk devleti tanımının tamamen dışında bir alana denk düşer.

         Kamu hizmeti sunumu maksadıyla tüzel kişiliğe haiz bir kurum oluşturulmasından beklenen fayda, anayasada yazılı niteliklere uygun şekilde ve etkin olarak sunulan bir kamu hizmetidir. Ancak kurulan kurumlar, bireysel hak ve özgürlükleri, tüzel kişiliklerin varlık sebeplerini tehdit eden bir baskı aracına dönüşüyorsa, burada ne demokrasiden ne de hukuk devletinden söz edilemez. Anayasa mahkemesi bir kararında, "Kamu mal ve hizmetinin kullanılmasında kamu yararı niteliğinin bulunması gerekir" diyerek, siyasal iktidarların politika belirleme süreçlerinde hangi ilkeyle hareket etmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla hukuk devletinde siyasal iktidar, kurumsal yapıların işleyişini ve ilişkilerinin düzenlenmesini belirli ilkelerle sürdürmek zorundadır. Bu zorunluluk siyasal iktidarın politika tercihi ile açıklanamaz.

         Bakanlıklar, devlet tüzel kişiliğinin faaliyet alanlarına göre örgütlenmiş kuruluşlardır. Yani bakanlıkların ayrı birer tüzel kişiliği yoktur. Hepsi devlet tüzel kişiliğini temsil eder. Örneğin Sağlık Bakanlığı devlet tüzel kişiliğinin altında faaliyetlerini sürdürür. Dolayısıyla bu bakanlığa bağlı bütün kurumların da ayrı bir tüzel kişiliği bulunmamaktadır. Elbette bağlı kuruluş dediğimiz yapılar bundan istisnadır. Ancak bir kamu hastanesi devlet tüzel kişiliği altında kamu hizmeti sunmaktadır. Dolayısıyla burada çalışanlar bir anlamda devlet tüzel kişiliğinin kılcal damarlarındaki temsilcilerdir. Yukarıda ısrarla vurguladığımız üzere, özel kişilerin devlet tüzel kişiliği ile olan ilişkileri, hukuk devletinde kurumsallaşmıştır. Bu kurumsallaşmanın ihlali, devletin tüzel kişiliğine yapılan bir saldırıdır ve kanunlarla belirlenmiş yaptırımlara tabidir. Son dönemde sıkça yaşanan "sağlık çalışanlarına şiddet" sorunu bu açıdan ele alındığında, devlet tüzel kişiliği altında faaliyet gösteren Sağlık Bakanlığının bu kurumsallaşmaya aykırı davranmak gibi bir politika tercihi yoktur ve olamaz. Elbette kamu görevlisi suç işliyor olabilir ama bunun karşılığı da kanunlarda belirlenen usullerle aranmalıdır. Cemaatten cemiyete evrilmiş modern bir devlette kurumsallaşmış ilişkilerin hukuk devleti ilkesi ile korunduğu bir yapı, toplumsal barışın ve huzurun anahtarıdır. Bunun dışında çıkış yolu aramak -Yüce önderimiz Atatürk'ün ifadesiyle- gaflettir, delalettir.

          Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

7 Temmuz 2021 Çarşamba

 HUKUK DEVLETİNE YOLCULUK

         Sevgili dostlar yazabilmenin sonuçları göze almayı gerektirdiği günlerden geçiyoruz. Uganda Diktatörü İdi Amin'in "İfade özgürlüğü var ama ifade ettikten sonra olacakları garanti edemem" sözü, özgürlüğün var demekle var olmadığını anlatan güzel bir örnektir. Bu durum birçok kavram için de geçerlidir. Kavramları geçerli kılan nedir? Diyelim ki bir ülkede insanların yüzde 51 kadarının, seçtikleri yönetici "Bu ülke hukuk devletidir" dediği için ülkenin hukuk devleti olduğuna inanması ülkeyi hukuk devleti yapar mı? Yöneticiye olan inanç O'nun her söylediğini gerçek kılar mı? Bilimsel açıdan bu soruya verilecek yanıt net bir "Hayır"dır. Bilimsel olmayan yanıtların ise toplumda etkisinin olması onları değerli hale getirmez. Çöp her zaman çöptür. İnsan genellikle bir şeyin değerini kaybettiği zaman anlar. Bir ülkede de hukukun, bireysel özgürlüklerin gerçek değeri, bu kavramların eksikliğinde anlaşılır. Amacımız mevcut durumun bilimsel bir tanımını yapabilmektir. Öyleyse hep birlikte kavramları geçerli kılan ilkeler üzerinden bir yolculuğa çıkabiliriz.  

         Varsayalım, küfür etmeyi sevmeyen bir insansınız, şiddetten nefret ediyorsunuz. Bir gün arkadaşlarınız hafta sonu takımınızın maçına fazla biletleri olduğunu ve sizi de yanlarında görmek istediklerini söylüyorlar. Heyecanla kabul ediyorsunuz. Maçın birkaç saat öncesinden başlayan etkinlikler sizi maç atmosferine sokuyor. Artık yavaş yavaş kendinizi tribünleri dolduran ve hiç tanımadığınız kalabalığın bir parçası olarak hissetmeye başlıyorsunuz. Derken maç başlıyor ve seyirciler yerlerinde duramadan tezahürat yapıyor. Ancak iyi gitmeyen bir şeyler var. Hakem verdiği kararlarla seyircileri çıldırtıyor, deyim yerindeyse takımınızı ince ince doğruyor (!). Başlangıçtaki homurdanmalar bir müddet sonra yerini seyircilerin toplu tepkisine bırakıyor. Önce hakemin cinsel tercihleri sorgulanıyor, daha sonra aile efradının hatırı soruluyor (!). Bir anda fark ediyorsunuz ki, siz de o küfürlere katılıyorsunuz. Maç puan kaybıyla bitiyor ve dışarıda grup olarak yürürken birden karşıdan rakip takımın formasını giymiş bir gencin geldiğini görüyorsunuz. Grup önce size karşı hiç bir olumsuz tavrı olmayan gence sözlü tacizde bulunuyor. Karşıdan bir cevap gelince kovalamaca başlıyor. Siz doğrudan şiddet uygulamasanız bile, bir anda o suçsuz gence yönelen şiddeti haklı gördüğünüzü hissediyorsunuz.

         İnsanları gerçekte olmadıkları bir davranış haline büründüren etken, kitle psikolojisidir. Aynı durum, akıl yoluyla değerlendirmeden bir siyasi partinin taraftarı gibi hareket eden kitle açısından da geçerlidir. Ancak buradaki problem takım taraftarlığından daha vahimdir. Takım taraftarlarının kitleyle birlikte hareketi çoğunlukla düşünmeden anlık gerçekleşen tepkiler şeklinde olurken, bir siyasi parti taraftarlarının tepkileri bireysel olarak yanlış davranışın doğruluğuna olan yanlış inançtan kaynaklanır. Yanlış inancı doğuran etken ise bilgi eksikliğidir. Durumu ağırlaştıran etken de, bilgi eksikliği olan kişinin bundan haberdar olmaması hatta bilmek istememesidir. Siyasi partilerin potansiyel iktidar adayı olduğu düşünüldüğünde, partilere karşı inanca dayanan bir bağlılık geliştirmek, bir ülke için çok ağır sonuçlar doğurabilecek bir tehlikeyi içinde barındırır. Elbette toplumsal yaşamı düzenleyen yasal metinler ortaya çıkabilecek sorunları ortadan kaldırabilecek etkiye sahiptir. Ancak yasalar konusunda şu soruların cevapları olumlu olmalıdır; 1. Yasa kamu yararını gözetiyor mu? 2. Yasa ortak iyiye hizmet ediyor mu? 3. Yasa belirlenmiş süreçlere uygun olarak çıkarılmış mı? 4. Yasa hukukun temel ilkeleri ile uyum içerisinde mi?

         Bu soruların ardından gelen en önemli soru ise, "devlet adını verdiğimiz siyasal örgütlenme içerisinde etkin hale gelen yasaların uygulanması yönünde etkili bir irade var mıdır?" sorusudur. Devlet, sınırları içinde güç kullanma tekeline sahip tek örgütlenme biçimidir. Tarihsel olarak değerlendirildiğinde, devletin bu gücü kullanması bazı sınırlamalara tabi tutulmuş ve daima çizilen sınırlar daha da keskinleşmiştir. Keskinleşen sınırlar siyasal iktidarın gücünü sınırlandırırken yasama, yürütme ve yargı olarak tanımladığımız üç erkin birbirleri üzerindeki denetimini de kurumsallaştırmıştır. Bu kurumsallaşma egemenliği gerçek sahibine, halka vermiştir. Yani bir yasanın yürürlüğe girmesi ve uygulanması, halk egemenliğinin zorunlu bir sonucudur. Uygulanmadığı durumlarda ise, kuvvetler arasında uyumsuzluk ve yürütmeyi temsil eden siyasi iktidarın görevini iyi yapmaması söz konusu olabilir. Yukarıda sorduğum sorular çerçevesinde hukuk devleti kavramına bir bakalım.

         Hukuk Devleti, faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olan, vatandaşlarına hukuki güvenlik sağlayan devlet demektir. Bunun olabilmesi için yasama, yürütme ve yargının ayrı ayrı hukuka uygun hareket etmesi, hukuk devletinin genel ve temel gerekleridir. Ama bu hukuk devleti yeterli değildir. Hukuk devletinin özel gerekleri olan şu ilkelerin de bulunması gerekir; 1. İdarenin bütün eylem ve işlemleri yargı denetime tabi olmalıdır, 2. Hakimler bağımsız ve teminatlı olmalıdır, 3. İdari faaliyetler önceden bilinebilir olmalıdır, 4. Hukuki güvenlik olmalıdır, 5. İdarenin mali sorumluluğu mevcut olmalıdır. Bütün bu ilkelerden birinin bile bulunmaması hukuk devleti kavramını zedelerken, her biri için sayısız örneğin bulunduğu bir devlete hukuk devleti denmesi mümkün değildir. Hukuk devleti olmayan bir devletin Anayasasında demokrasinin devletin nitelikleri arasında sayılması da devleti demokratik yapmaya yetmez.

         Hukuk devletinde yaşayan bir vatandaş, sadece devletin siyasal sisteminin görevini yapmasını bekleyerek demokratik hukuk devletinde yaşamanın keyfini süremez. Kişisel olarak hukuk devleti ilkesinin sorumluluğunu taşımak zorundadır. Burada iki unsur önemlidir. Birinci olarak daha önceki yazılarımda belirttiğim aktif vatandaşlık kavramına uygun davranmak gerekir. İkinci olarak bireyin hukuk devletine olan güvene uygun davranışlar içerisinde olması gerekir. Bu ikinci konuyu açmak gerekebilir. Yazının başında belirttiğim taraftarlık kavramına dönmek istiyorum. Demokratik hukuk devletinde yaşamanın vatandaşa yüklediği ahlaki ve insani sorumluluğun önündeki en büyük engel, taraftarlık kavramıdır. Akıl ve ahlak ile düşünemeyen insan, kendisini bir dine, bir topluluğa, bir ideolojiye, bir siyasi partiye felsefeden yoksun bir şekilde "taraftar" olarak bağlı hissedebilir. Bu bağlılık; farklı dini, farklı topluluğu, farklı ideolojiyi, farklı siyasi partiyi düşmanlaştırır. Akıl tamamen devre dışı kalır. Kendinden olmayan herkese karşı nefret ve şiddet hisleri gelişir. Uygun ortam bulunursa şiddet kendini ortaya çıkarır. Bu şiddet, bir kadına, bir sağlık çalışanına ya da farklı olarak gördüğü herhangi bir canlıya yönelebilir.

         Burada felsefe ve insani ilkeler önemli olmalıdır ancak hangi siyasi partiyi destekliyorsa desteklesin bir canlının sadece kendi düşüncesine uymuyor diye zarar görmesine duyulan istek, felsefe ve insani ilkelerle açıklanamaz. Dünya görüşünü, etnik kimliğini, yaşam tarzını beğenmediğiniz bir insanın ölmesini, hukukun o kişiye karşı size uygulanandan farklı uygulanmasını istemek, savunmak insanlık tarihinin en ahlaksız, en aşağılık tutumudur. Hukuk devleti kavramının olmadığı bir devlet, sivrisinek üreten bir bataklık gibidir. Hukuka karşı güvenin azalması, insanları düşmanlaştırırken, aklı ve ilkelerle hareket edenlerin oranı gittikçe azalır. Kendine medeni diyen insanlar, bir anda farklı kimlikleri düşman olarak görmeye başlayabilir. Bu sorunun çözümü ise, çok uzun zaman gerektiren bir aydınlanma devriminin gerçekleştirilmesine bağlıdır. Aksi halde sivrisinekler yaşadıkları bataklık ortamından rahatsız olmadan mutlu ve mesut yaşamaya devam ederler.

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

9 Mayıs 2021 Pazar

 AKTİF VATANDAŞLIK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER - 3

         Sevgili dostlar daha önceki yazılarımda toplum siyaset ilişkileri bağlamında aktif vatandaşlık tanımı üzerine düşüncelerimi paylaşmıştım. Bugün bireyi de konu alarak aktif vatandaşlığın önemli bir boyutu hakkında düşüncelerimi sizlere aktarmaya çalışacağım ve bu konuyu en azından şimdilik kapatacağım. Bundan sonra yazacağım yazılarımda ağırlıklı olarak güncel kamu politikası sorunlarını ele almaya çalışacağım ve bu konularda bilinçlenmeye katkı sağlayacağına inandığım değerlendirmelerde bulunacağım. Elbette bireyden bahsederken onu toplumdan bağımsız bir varlık olarak tanımlayan her tanım eksik olacaktır. Burada iki görüş diyalektik bir ilişki içerisindedir. Kolektivist ve bireyci görüşler, bireyin konumunu topluma ya da bireye göre ele almaktadırlar. Bireye yüklenen anlam ele alındığı çerçevede değişmektedir.

         Bireyin toplumla ilişkilerinin belirlenmesindeki en önemli etken ahlâktır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde ahlâk, "Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları, aktöre, sağtöre" olarak tanımlanmaktadır. Yani ahlâk doğası gereği toplumsaldır. Ahlâkı oluşturan yapı taşlarının değerler olduğunu söylersek yanlış olmaz.  Ancak burada bir parantez açarak değerler ile değer yargılarının farklı kavramlar olduğunu vurgulamamız gerekir. Değer yargılarının değerlerin yerine konması, toplumda hastalıklı bir duruma işaret eder. Edgerton "Hasta Toplumlar" adlı kitabında bazı toplumlarda gelenek halini almış (daha çok değer yargılarına dayanan) uygulamalardan yola çıkarak, değerlerden bağışık hastalıklı uygulamaların meşrulaştırılmasını eleştirir. Doğan Cüceloğlu ise, hasta toplumlarda bireyin tamamen sağlıklı olmasının zorluğunu/hatta imkânsızlığını anlatır. Bu nedenle ahlâkın tanımının değerler bağlamında belirlenmesi önemlidir. Örneğin yağmalama değerler bağlamında çok yanlış ve gayrı ahlaki iken, değer yargıları bağlamında ele alındığında bir toplum yağmalamayı kültürel olarak içselleştirmiş görünebilir. Bu durum yağmalama eylemini ahlâki yapmaz ancak bunu kültür olarak gören toplumu hasta yapar.

         Toplumları uygar yapan, ülkede kullanılan arabaların cins ve modeli değil, değerler sitemi üzerine oturtulmuş toplumsal bir ahlâk bilincinin toplumun bireyleri tarafından büyük oranda içselleştirilmesidir. Bireylerdeki bu ahlâk anlayışı, başta siyaset olmak üzere, bütün kurumları dönüştürür ve geliştirir. Bireyler toplumdaki olumsuzluklar konusunda sorumluluk hisseder. Bunları düzeltmek adına siyaset üzerine baskı yapar ve yönetim bu ahlâki yapıdan bağımsız şekillenemez. Bu sadece devlet yönetimi açısından değil, bütün kurumsal yapılar açısından geçerlidir. Eğer bir toplumda sorgulamayan, olumsuzlukları olduğu gibi kabullenen ve tepki göstermeyen bireyler çoğunluktaysa, bu toplumdaki ahlâk anlayışının değerler üzerine oturmadığını, değer yargılarının değer olarak kabul edildiğini ve hastalıklı bir yapı oluştuğunu söyleyebiliriz. Böyle bir toplumla ilgili olarak şu tespitlerde bulunabiliriz; 1. Yöneticilere karşı biat kültürü yerleşmiş olduğundan eleştiriye tahammül yoktur. 2. Adam kayırma ve liyakatsizlik her yerde hak etmeyenlerin hak sahibi olmasını sağlar. 3. Yönetim anlayışı, devletten sivil toplum örgütlerine kadar her yerde sorunludur çünkü bilgiden ve değerlerden ziyade değer yargılarının görünürlüğü ve kabulü ön plandadır. 4. Sorunları görmezden gelmek ya da sorunların çözümüne katkı sağlamaktan çekinmek bu toplumlardaki bireylerin genel davranış biçimidir. 5. Sanat ve estetik değerler hak ettiği ilgiyi görmez. 6. Felsefe marjinal olarak görülür ve bireyler genel olarak düşünmeyi sevmez. 7. Dinin toplumsal dizgedeki ağırlığı çok fazladır ve bütün kurumları etkiler. 8. Cana ve canlıya verilen değer göstermeliktir, insanlar kendi çıkarları uğruna başka canlıların yaşam hakkını hiçe sayabilir. 9. Hak arayanlara karşı ötekileştirici tepkiler geliştirilir ve hak arama neredeyse suç kapsamında görülür. 10. Eğitim sistemi bütün bu yapıyı destekleyecek bireyler yetiştirmeye odaklıdır, bilimsellikten uzaktır. 11. Siyaset yönetim ilişkisinde popülizm ve nepotizm gibi kavramlar öne çıkar.

         Yukarıda söylediklerimizin bir anlamda özeti şudur. Birey ahlâklı olmadıkça toplumdaki kurumların düzelme ihtimali çok azdır. Bireyin değerlere dayalı bir ahlâk anlayışının gelişmesi ise, ancak eğitimle çözülebilecek bir sorundur ve çözümü çok uzun yıllar alır. Ama buna karşın, eğitim bu tür toplumsal sorunların çözümündeki en kısa yoldur. Dünyada ulusların kalkınma serüvenlerine bakıldığında kalkınmanın en kritik aşamasında; eğitim reformu, ordunun reorganizasyonu, parlamenter sisteme geçiş gibi uygulamalar görülmektedir. Bazı ülkelerde bireyin ahlâk bilincinin gelişmesi için üstyapı kurumlarının devrimsel biçimde dönüştürülmesi gerekmiştir. Bu hem çok zor hem de uzun süre devrimlerden taviz vermeden izlenmesi gereken bir yoldur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ve Atatürk devrimleri bu şekilde üst yapının dönüştürülmesi ile alt yapıda değişim ve dönüşümü hedefleyen devrimlerdir. Ne var ki; Atatürk'ten sonraki kadroların devrimlere sadakatinin eksikliği, Türkiye'nin aydınlanma sürecinin tamamlanmasına engel olmuştur.

         Atatürk'ün vefatı sonrası Milli Eğitim Bakanı olan ve 1946 yılına kadar bu görevde kalan Hasan Ali Yücel, Atatürk devrimlerini özümsemiş ve bireyin toplumdaki yerini çok iyi anlamış bir aydındır. Bakanlığı döneminde "Köy Enstitüleri"ni kuran Yücel, "İyi Vatandaş İyi İnsan" kitabıyla da bireyin vatandaşlığa evrimini incelemiştir. Bir Türk aydını açısından mutlaka okunması gereken bu kitabın hak ettiği ilgiyi gördüğünü söylemek zordur. Özetle aydınlanmanın bireyi hedef almadan gerçekleşmesi düşünülemezdi. Ancak toplumun aydınlanma süreci ile kazanacağı özellikler içeride ve dışarıda kimi korkuttuysa karşı tutum ve davranışlar geliştirmekten geri durmadılar. Eğer bugün Türkiye'de toplumsal sorunlardan söz ediyorsak, birçoğunun temelinde bireyin tam olarak vatandaş olamaması yatmaktadır. Bu gibi durumlarda çözüm hemen hemen bellidir. Bireyin iyi insan ve iyi vatandaş olmasını hedef seçen, bilimsel ilkelere uygun bir eğitim sisteminin sorunu çözebileceğini düşünebiliriz. Elbette uzun yıllar alacak bir çözümdür ama daha kısa bir çözüm bulunmamaktadır. Diğer bir ifadeyle bugün farklı tercihlerle eğitimde bilimsel ilkelerden uzak yollar tercih ediliyorsa, aydınlanmadan kimin korktuğuna bakmakta fayda vardır.  

         Sodom ve Gomore M.Ö. 1900'lerde Tanrı tarafından yok edildiğine inanılan günahkâr kentler olarak bilinir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun işgal yıllarındaki İstanbul'da yaşanan ahlaki çöküntüyü anlattığı kitabı da buradan esinlenmiştir. Tarih ahlâki çöküntüyü takip eden toplumsal yıkılışların örnekleriyle doludur. Burada nasıl bir ahlâk sorusu gündeme gelmektedir. Değer yargıları üzerine inşa edilen ahlâk felsefesi, değer yargılarının özünde sorunlu olması nedeniyle sorunludur. Mesela siz dinin ahlâkın temeli olduğunu söylediğinizde, değer yargıları üzerine kurulmuş bir ahlâk felsefesinden bahsediyorsunuz. Oysa çeşitli söylemlerle meşrulaştırılan birçok uygulamanın değerler bağlamında ne kadar sorunlu olduğunu görebildiğimiz zaman, ahlâkın bastırılmış cinsellik demek olmadığını anlamamız mümkün olabilecektir. Khalid Huseyni'nin Uçurtma Avcısı kitabında bir baba oğluna hayatta en büyük günahın ne olduğunu sorar. Sonra da cevap verir; "Hayatta en büyük günah çalmaktır. Birini öldürdüğünde onun yaşama hakkını çalarsın, birini kandırdığında onun adalete ve dürüstlüğe olan güvenini çalarsın..." İşte değerlere dayalı ahlâk anlayışı bu nedenle önemlidir. Toplumları yıkıma götüren ahlâksızlıkların önündeki en büyük engel, değerlere dayalı bir ahlâk felsefesidir.

          Buraya kadar yazdıklarımı karışık bulabilirsiniz ancak aslında hepsinin birbirini tamamlayan önermeler olduğunu kolayca göreceğinizi düşünüyorum. Her zalim, zulmünü meşrulaştıracak bir söyleme ihtiyaç duyar. Bu söylem mutlaka değer yargılarıyla biçimlendirilir. Önemli olan değerleri içselleştirmiş bireylerin oluşturduğu bir toplum olmaktır. Böyle bir toplum, örgütlü bir toplumdur. Değerler bağlamında verilecek bir mücadelede örgütlü toplumun gücüne ve örgütlülüğün değerler temelinde gerçekleşmiş olmasına ihtiyaç vardır.      Ahde vefa duygusu olmayan, vicdanı evrensel değerlerle uyuşmayan insanlar, iyi bir vatandaş olamazlar. Aktif vatandaş olabilmek için önce iyi insan, sonra iyi vatandaş olmak gerekmektedir. Vatandaşının aktif olarak denetleyici işlev üstlenmediği yönetimler giderek baskıcı bir tutum sergilerler. Her yaptıklarına hakları olduğunu düşünen bu yöneticiler, sonuçta bir toplumun yıkımına sebep olurlar. Yani aktif vatandaşlık bir tercih değil zorunluluktur.

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

1 Mayıs 2021 Cumartesi

 AKTİF VATANDAŞLIK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER - 2

         Sevgili dostlar önceki yazımda "Aktif Vatandaşlık" kavramından önce açıklanması gereken diğer kavramlar üzerinde ağırlıklı olarak durduğumdan, bu yazımda günümüz pratiğinden de yola çıkarak aktif vatandaşlık ve katılımcı demokrasi üzerine düşüncelerimi paylaşacağım. Artık gelişmiş demokrasilerde demokrasi kavramının tarihsel kavramlar seti ile şekillendiğini daha önceki yazılarımda açıklamaya çalışmıştım. Buna göre günümüzde demokrasinin olmazsa olmaz prensipleri; kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, insan hakları, hukuk devleti, alternatif enformasyon, adil seçme ve seçilme hakkı kavramlarından oluşmaktadır. Bu kavramların her biri hakkında uzun açıklayıcı metinler yazılabilir. Ancak bütün bunların odak noktasında bireyin hak ve özgürlükleri olduğunu kabul etmek gerekir. İşte aktif vatandaşlık kavramı tam da bu kabul üzerinden meşruiyetini sağlamaktadır.

         İlhan Tekeli, temsili ve çoğulcu demokrasinin siyaset pratiğinin Türkiye gibi ülkelerde "himayecilik ya da kayırmacılık" gibi uygulamalar geliştirdiğini söyler.[1] Bu durum bir anlamda kültüreldir. Kurumsallaşma ve işbölümü gibi öğeler bu davranış pratiğini ne kadar kontrol altına alsa da, siyasetin büyülü dünyasında her şey mümkün olabilmektedir (!). Çünkü yöneticilerin etik değerlerinin bulunmadığı hallerde mutlaka bir zayıf nokta ortaya çıkmaktadır. Yapılanların sorgulanmaması ise yönetim pratiğinin siyaset tarafından kötüye kullanılması ile açıklanabilir. Bunun yönetim biliminde karşılığı, patrimonyal (kullanım biçimi baba hakkınca belirlenen ve aile reisinde babadan geldiği gibi kişileşen bir malvarlıkçı otorite)[2] yönetim anlayışının toplum genelinde kabul görmesidir. Ancak bu anlayışın kültürel anlamda değişme gösterdiğini söylemek yanlış olmaz. Bugün eğer "Z" kuşağının otoriteye karşı daha sorgulayıcı tavır almasından bahsediyorsak, bu gelişme bir kaç yıl içinde oluşmuş bir değişim değildir.

         Devlet dediğimiz politik yapı, kâr amaçlı bir işletme gibi değerlendirilemez. Böyle bir değerlendirme, devletin tarihsel süreçteki kuramsal gelişimini yok saymak anlamına gelir ve arsız cehaletle tanımlanabilir. Devlet kamu hizmeti üretmek için vatandaşından vergi toplar ve temeli kamu yararına dayanmak zorunda olan kamu hizmetinin sunumu için yıllık bütçesini hazırlar. Devletin, temeli kamu yararına dayanmayan kanun yapması, temelinde kamu yararı olmayan bir kamu hizmeti sunması ancak devlet gücünün siyasal iktidar tarafından kötüye kullanılması ile açıklanabilir. Örneğin bir müteahhidin 450 milyon TL vergi borcunun sıfırlanmasında kamu yararının nerede olduğu açıklanmalıdır. Ya da bedeli genel bütçeden (yani vatandaşın ödediği vergiden) ödenen garanti ödemeli köprü, otoyol ve şehir hastanelerine yapılan ödemelerde nasıl bir kamu yararı görüldüğü insanlara anlatılmalıdır. Halk ödediği verginin nereye harcandığını araştırabilmeli, öğrenebilmeli, inceleyebilmeli ve hukuk yoluyla bunun hesabını sorabilmelidir.  İşte bunun gerçekleşebilmesi için ise vatandaş, edilgen konumdan çıkarak aktif vatandaş olmalıdır. Çünkü hesabı sorulmayan kamu kaynakları, vatandaşın cebinden çıkacak ilave vergiler ve gittikçe daha sorumsuz hareket etme gücünü kendinde gören siyasal iktidarlar yaratır.

         Aktif vatandaş, sadece kendi çıkarlarını korumak için bile hareket ediyor olabilir. Bu durum bireyin hak ve özgürlükleri kapsamında ele alınmalı ve desteklenmelidir. Asıl tehlikeli olan, vatandaşın kendi çıkarlarına karşı bile duyarsız olmasıdır. Markette yaptığı 100 TL'lik alışverişte yaklaşık 15-20 TL vergi ödediğinin farkında olmayan bir vatandaşın kendisine verilen 2 TL'lik makarna paketine sevinmesi, ödediği verginin fazlalığının kendisine verilen makarna paketinden kaynaklandığını anlamasını da zorlaştırır. İşte aktif vatandaş olmak ve bireysel hak ve çıkarlar için mücadele etmek bu nedenle çok önemlidir. Ancak aktif vatandaşlık kavramı bireysel hak ve çıkarların savunulmasını da içeren daha büyük bir kavramı ifade etmektedir.

         Bireysel hak ve çıkarlar toplumun genel çıkarlarıyla çatışmadığı sürece savunulmalıdır. Toplumsal çıkarların savunulmasının temelinde de bireysel hak ve çıkarların yattığı unutulmamalıdır. Bu nedenle aktif vatandaşlık aynı zamanda örgütlü mücadeleyi de gerektirir. Sendikalar, dernekler ve vakıflar gibi örgütlü yapılar, toplumun genel çıkarlarına aykırı davranamazlar. Siyaset bilimi yazınında siyasal iktidarın desteğinde kurulmuş sivil toplum örgütleri konusunda birçok tartışma bulunmaktadır. Siyasal iktidar açısından, kuruluş amacının dışında politik topluma daha yakın sivil toplum örgütleri, şu amaçları gerçekleştirirler; 1. Yönetsel meşruiyetin sivil toplum temelinde sağlanması, 2. Belirli kitlelerin/meslek gruplarının siyasal iktidara karşı örgütlü taleplerinin önüne geçilmesi, 3. Siyasal iktidara karşı oluşabilecek toplumsal tepkilerin önüne geçilmesi. Şimdi bunu bir örnek üzerinden açmaya çalışalım.

         Sağlık çalışanları, pandemi sürecinde maddi haklarını alamamanın yanında manevi olarak da büyük sorunlar yaşamaktadırlar. Bu sorunlara aile fertlerinin yaşadığı ayrımcılık da eklendiğinde yaşanan mağduriyet katlanarak artmaktadır. Bu durum, madden ve manen yıpranmışlığı beraberinde getirmektedir. Dünyada birçok ülke bu süreçte sağlık çalışanlarını ek maddi imkanlarla desteklemeyi seçmiştir. Sağlık çalışanlarını diğer kamu çalışanlarından ayıran özelliklerden biri, 24 saat esasına göre görev yapmasıdır. Elbette bu kapsamda görev yapan başka meslek grupları da vardır ve onların yıpranmaları da görmezden gelinmemelidir. Ancak pandemi süreci doğası itibariyle en çok sağlık çalışanlarını etkilemiştir. Bunun yanında ücret politikası olarak da çok farklı uzmanlık alanları nedeniyle çok parçalı bir ücret yapısı oluşmuştur. Kamu personel rejimi açısından da parçalı bir yapıdan söz etmek mümkündür. Kamu personeli içerisinde uzmanlık alanı olarak ikamesi kolay olmayan bu meslek grubunun söz konusu özelliklerinden dolayı kontrol altında tutulması, siyasal iktidarın tercihlerinden biri olmuştur. Zira bir kamu hizmeti olarak sağlık hizmetinin sunumunun vatandaşta çok net bir karşılığı vardır. Dünyada da sağlık hizmeti, siyasal iktidarların üzerinde en çok düşünmeye mecbur olduğu bir alandır. Ama burada çalışanlar üzerinde kurulacak baskı ya da sistemin iyileştirilmesi farklı politika tercihleridir. Bu maksatla siyasal iktidara yakın sendikal örgütlenme bir araç olarak kullanılmış görünmektedir. Sahadan edinilen bilgilere göre, sendika aracılığı ile vasıfsız kişilerin yönetici kadrolara atandığı, sendikadan istifa edenlere ya da kişisel hak ve taleplerde bulunanlara bahse konu yöneticiler tarafından mobbing uygulandığı, hatta bu kişilerin tehdide maruz kaldığı iddia edilmektedir. Aslında gelinen durumun tespiti, yukarıda açıklamaya çalıştığım örgütlü yapının aktif vatandaşlığın örgütlü mücadelesini engellemeye yönelik olarak kullanılması için örnek olarak gösterilebilir. Sivil toplum örgütleri doğası gereği serbest giriş, serbest çıkış ilkesiyle hareket etmek zorundadır. Ancak yapıyı korumak isteyenler bunu türlü şekillerle çalışan üzerinde baskıya dönüştürme gücünü elde etmiş görünmektedir. Politik toplumun desteği olmaksızın bir sivil toplum örgütünün bu derecede sivil prensiplere aykırı davranabilmesi İMKÂNSIZDIR.

          Aktif vatandaşlık, her anlamda politik toplum karşısında hak ve özgürlüklerin savunulmasını gerektirir. Bu haklar ödenen verginin nereye harcandığının sorgulanmasından, hayatını emeğiyle kazanan bütün çalışanların mesleki ve özel alandaki haklarına kadar çok geniş bir yelpazede ele alınabilir. Bireysel mücadeleyi tamamen bırakmadan örgütlü yapı içerisinde aktif vatandaşlığın sürdürülmesi, en etkili hareket tarzı olarak ortaya çıkmaktadır. Hatta gerektiğinde birden çok sivil toplum örgütü içerisinde hak mücadelesi verilebilmelidir. Aktif vatandaş, siyasal sitemden taleplerde bulunma hakkının bilincindedir. Hiç kimse doğrudan, vatandaşın hak ve özgürlüklerinin sağlayıcısı değildir. Zira bu hak ve özgürlükler vatandaşa sunulan bir lütuf değildir. Kendi bireysel çıkarlarını korumak için bu çıkarları toplumsal çıkarların gereği olarak gösterme çabası, lümpen bir toplum yaratır. Sorgulayamayan her toplum baskı altında ve kendine verilen kadar hak ve özgürlükle yetinerek yaşamaya mahkumdur. Bu olumsuz durumun oluşmaması için, yöneticilerin de aktif vatandaşlığı desteklemesi, hem ülkenin hem toplumun yararınadır. Son söz; saklayacak bir sırrı olmayan yönetici, bireysel hak ve özgürlüklerden, dolayısıyla aktif vatandaşlık kavramından çekinmemelidir.

         Sevgilerimle...

 

Dr. Özkan LEBLEBİCİ

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi



[1] İlhan Tekeli, (2012), Türkiye İçin STK'lar ve Katılımcı Demokrasi Yazıları, Tarih Vakfı Yayınları, İsanbul, s. 49.

[2] Kurthan Fişek, (2005), Yönetim, Paragraf  Yayınevi, Ankara, s.63.